21 Eylül 2012 Cuma

Cumhuriyet Devrimi’ni savunmak, Köy Enstitülerini savunmaktır



Bir “Medeniyet davası”

Yeni sezonun en iddialı yapımlarından birisi olarak gösterilen “Toprağın Çocukları” gösterime girdi. Cumhuriyet Devrimi’nin en önemli atılımlarından olan Köy Enstitüleri hakkında bir hikaye anlatan film, önceki gün gerçekleşen galasında ayakta alkışlandı. Tüm oyuncuların büyük bir özveri ve imece ile gerçekleşmesine katkıda bulundukları “Toprağın Çocukları”, kapatılışının üzerinden geçen  68 yıl sonra, galaya katılanların büyük çoğunluğu tarafından göz yaşları içerisinde izleniyordu.

Köy Enstitüleri’nin kurucusu İsmail Hakkı Tonguç’un bir Çingene aileyi kurtarma çabası sırasında, okulun gericilerin saldırısına uğraması etrafında gelişen olaylar sonunda okulun müdürü Kemal Bey “komünizm propagandası” yaptığı gerekçesi ile tutuklanır. Müdüklerini sahiplenen öğrenciler, okulun inşasını bitirir ve anfi tiyatroyu okulda öğrendiklerini sergiledikleri büyük bir gösteri ile açarlar.

Mesajı açık ve kararlı bir film
Kendisi de bir Köy Enstitülü babanın oğlu olan ve filmin aynı zamanda yapımcısı da olan Erkan Can, öğrencilerini “kötü yola sevk ettiği” iddia olunan müdür Kemal Bey karakterini canlandırıyor. Usta oyuncu Bahattin Engin ise Tonguç karakterini oynuyor. Şebnem Sönmez, aynı zamanda filmin müziklerini de seslendiren Suzan Kardeş, Menderes Samancılar, Ezel Akay gibi usta oyuncuların yanında genç yeteneklerin ve yapım ekibinin imece ile katıldıkları filmin ulusal uyanışın en büyük hamlesi olan Köy Enstitülerinin tekrar gündeme gelmesine katkıda bulunacaklarını düşünüyorum. Hele ki, tam gün eğitim, eksik sınıf ve öğretmen açığının kapatılması, uluslar arası kalitede mesleki eğitimin sağlanması gibi, eğitimin en temel sorunlarını bilinçli olarak ıskalayıp, Türkiye’yi eğitim alanında dünyanın en geri ülkesi olmaya mahkum eden bir hükümet döneminde bu tartışmanın ne kadar önemli olduğu kendiliğinden ortaya çıkıyor.

“Toprağın Çocukları”, izleyicisine mesaj vermekten korkmuyor. Bu yanı ile, Cumhuriyet Devrimi’ni başı dik ve kararlıkla sahipleniyor. Ülkeye yollar, bağlar, elektrik santralleri, tarım arazileri, su depoları vs. gibi pek çok imarlık katkısı yanında, 17.251 öğretmen ve sağlıkçı yetiştiren Köy Enstitüleri, Anadolu’yu yüzlerce yıldır karanlığa mahkum edildiği karanlığın içerisinden çekip çıkaracak büyük bir medeniyet hamlesine dönüşmek üzere iken, CHP içerisinde yuvalanmış gericilerin baskıları sonucundan kapatıldı. Ancak, 6 yıl gibi kısa bir süre faaliyet göstermiş olsa da, Türkiye’nin sanat hayatına Anadolu’nun damga vurduğu büyük aydınların yetişmesine de vesile oldu.

“Toprağın Çocukları” bir devrim filmi
Aşık Veysel’in halk müziği eğitmenliği yaptığı Köy Enstitülerinde aynı zamanda klasik müzik eğitimi de veriliyordu. Böylece, kuruluş amaçlarına uygun olarak, ulusal kültür ile uygarlığın kazanımları harmanlanıyordu. Bugün, Köy Enstitüleri deneyimini hala karalamaya devam edenlerin, ulusumuzun karanlığı yırtması ve uygar ulusların yanında özgür ve eşit olarak yer almasının önünde duran gericiler olduğunu aktaran “Toprağın Çocukları”nı sahiplenmek, Cumhuriyet Devrimi’ni sahiplenmektir.

Başta filmin gerçekleşmesinde büyük kararlık gösteren yönetmen Ali Adnan Özgür ve Erkan Can olmak üzere, tüm ekibi Türkiye’nin en çok ihtiyacı olan devrimci ve ilerici kazanımlarımızı bize hatırlattıkları ve üzerine düşünmemizi sağladıkları için kutluyorum. Tüm okuyucularımıza, gericilerin, sözümona liberallerin ve işbirlikçilerin yalan ve karalamalarına inat, Cumhuriyet’in Anadolu insanı için ne demek olduğunu gösteren “Toprağın Çocukları”nı izlemelerini öneriyorum.

Toprağın Çocukları
Yönetmen: Ali Adnan Özgür
Senaryo: Dilşah Özdinç
Görüntü Yönetmeni: Yusuf Aslanyürek
Oyuncular: Erkan Can, Şebnem Sönmez, Bahtiyar Engin, Suzan Kardeş, Müge Boz, Türkü Turan, Ufuk Bayraktar, Ezgi Mola, Serdal Genç, Bertan Dirikolu, Menderes Samancılar, Banu Başeren, Ezel Akay.
Türkiye, 2012, 102 dakika

17 Eylül 2012 Pazartesi

Yeni Şafak sinema yazarından Alin Taşçıyan’a salvolar

“Mağdurum" refleksi sinemaya da sıçradı!

Yeni Şafak gazetesinin sinema yazarı Ali Murat Güven uzunca bir yazı ile Alin Taşçıyan ile arasında geçen b ir polemikten yola çıkarak, sinema yazarları ve SİYAD hakkındaki görüşlerini dile getirdi. Ancak, yazının “şikayet” üslubu, referansları  ve tespitleri ile tüm sinema dünyasını ve yazarlarını hedef aldığı çok açıktı. Anlaşılan o ki, Ali Murat Güven kendisi ile Alin Taşçıyan arasındaki husumeti toptan sinema dünyasına yıkmaya karar vermişti.

Ali Murat Güven’e göre, sinema yazarlarının “alayı” ulusalcı, komünist ve ateist. Bir de kendisi var, mağdur dindar! Dolayısıyla, bu “mağdur dindar”ı çemberin dışında tutmak için akla hayale gelmeyecek komplolar düzenleniyor! Bu “ana fikri” desteklemek için,Ali Murat Güven uzun yazısına uzunca bir anı da eklemiş. Kim olduğu anlaşılamayan ama, satır aralarından Atilla Dorsay olmadığı anlaşılan bu “yaşlı komünist” Ali Murat’a, “tüm Türkiye’yi alabilirsiniz, ama kültür ve sanat alanını size vermeyiz” der! Kim kime neyi vermiyor, kafalar epeyi karışır, ama yazının varacağı nokta şudur, dindar entelektüeller kültür ve sanat alanında mağdur konumdadır. Bütün bu akıl-fikir çerçevesini, sonuçta Alin Taşçıyan tarafından nasıl ve neden mağdur edildiğini açıklamak için kullanan Ali Murat Güven, sinema yazarları arasında bir şövalye, hadi “milli bir karakter”le betimleyelim, bir Tarkan gibi direnmektedir. Tek farkla: Tarkan her zaman gavura galip gelirken, “içimize sızmış gavurlar” Ali Murat Güven’i epeyi hırpalamaktadır!

Bizim hiç SİYAD’ımız olmadı, anne!
SİYAD önemli bir sinema yazarları topluluğunu içerisinde barındıran bir dernek örgütlenmesi. Çok sayıda dostum, hatta başkanlığını YK üyeliğini yaptı. Ancak, bugünkü koşullar değişmediği sürece, şimdilik üye olmayı düşünmüyorum. Bu tavrımı ve nedenlerini de, pek çok SİYAD üyesi arkadaşım biliyor. Ancak, bu tavrımda yola çıkarak SİYAD üyeleri hakkında genelleme içeren yargılara başvurmayacağımı da herkes bilir.
Ali Murat Güven ise, etkin olduğu kuşku götürmez bir üyesinden yola çıkarak SİYAD’ın işlevi ve tüm üyeleri hakkında, kendi varsaydığı mağduriyetini açıklamaya yönelik, kabul edilmesi imkansız genel yargı, hatta iftiralara baş vuruyor. SİYAD üyesi olmadığım halde, vicdanın kabul edemeyeceği, hayal mahsulü eleştirileri okurken, Ali Murat Güven’in adalet konusundaki salvosu, benim de isyanıma neden oldu.

İdeolojik despotizm, 8-10 kişilik çete gibi tanımlamalarla varılmak istenen yer, biz dindarları mağdur eden solcu ateistlere ne yapacağız, sorusudur. “Camiye bomba koymuşlar” yalanından farksız bir provokasyon olan böylesi cepheleşmelerin asıl amacı da, hak etmediği yerleri cebir ile ele geçirmek arzusudur. Elbette ki, Ali Murat Güven de, “keyfiyet hasıl olduğunda” SİYAD karşısına yeni bir örgütlenme ile çıkmayı düşünecektir. Ancak, bugünkü koşullarda bunu başarmasının imkansızlığı, ona sadece SİYAD üzerine sızlanma, “büyüklerine” şikayet etme “şansı” bırakıyor.

“Biz dindarlar” ve ötekiler!
Ali Murat Güven’e göre, adalet duygusu solcularda ve ateistlerde gelişmemiştir. Çünkü, adalet duygusu sadece Allah korkusu olanlarda gelişebilir! Bizim mahalle-karşı mahalle saflaşmaları ile yürüyen bir yazıdan, üstelik sinema yazarı olarak kendisini tanıtan bir yazardan daha ne beklersiniz? Adalet duygusunu aklınca tekeline alan Ali Murat Güven, sadece “kendisi gibi müslümanlara” nail olduğunu iddia ettiği adalet duygusunun nasıl olupta, bu kadar yolsuzluğu, şiddeti, ayrımcılığı görmediğini elbette ki, açıklayamaz.

Sadece sinemaya dair konuşmaya kalksak, örneğin Ali Murat Güven hangi adalet duygusu ile Mehmet Tanrıverdi’nin Hür Adam filminin Gani Rüzgar Şavata’nın senaryosundan aşırılma olduğunu yazmamıştır? Konu mahkemeye dahi intikal ettiğinde hangi adalet duygusu ile haber değer görmemiştir?

Acaba, Ali Murat Güven’in hangi adalet duygusu, Barla filminin sunumundaki yalanlara değinme lüzumu görmemiştir? Ya da, şimdilerde kendi mahallesinin savaşçılarının savunmayı pek benimsedikleri Diyanet’in imamının arkasında namaz kılınmaz, fikrini eleştirmekten imtina eden duygusu nerede gelişmiştir, Ali Murat Güven’in?

Vicdanı olmayan kişinin adalet duygusu da olmaz. Vicdanı olmayan kişi, örneğin “ İslamcı şirketlere paramı kaptırdım, yardım edin” diyen vatandaşına, “Bana mı sordun paranı kaptırırken” diyebilir! Nasıl ki, “paranın dini, imanı olmaz!” ise, vicdani olgunluk da, adalet duygusunu besler.

Ali Murat Güven’in vicdan konusunda epeyi problemli olduğu, Alin Taşçıyan ile arasındaki husumeti SİYAD üyelerine, hatta tüm sinema yazarlarına taşımaya kalkışmasından belli oluyor. Kendisine tavsiyem, önce vicdanı üzerine biraz ders çalışmasıdır. Alin Taşçıyan ile sorunlarını bir şekilde çözer, ama vicdanı olmayan kişinin hayattaki duruşunu “çözmesi” imkansızdır. İktidara çalışma arkadaşlarını şikayet ederek, bulunduğu konumu iyileştirme yoluna başvuran bir kişinin vicdanı olabileceğine ise, “bizim mahalle”nin kargaları bile gülmez!

2 Ağustos 2012 Perşembe

Batan mı, Batman mı?



ABD’nin resmi görüşlerine en yakın sinema örneği olan Batman serisi, son filmi “Kara Şövalye Yükseliyor” ile elveda diyor. Yaklaşık 3 saatlik “sinema anıtı” ile Batman serisi, hem savunduğu (derin) devlet adına ve hem de sinema sanatı adına ardında bir kalıntı bırakmadan sona eriyor. Birleşik Devletler’in korunması uğruna “her yol mübah” fikrinden yola çıkan ve tüm dünyaya kimin güçlü olduğunu göstermeyi hedefleyen Batman serisi böylece havlu attı.

Bu hafta gösterime giren serinin son filmi “Kara Şövalye Yükseliyor” diğerlerinden farklı olarak, ABD’nin önündeki “tehlike”yi dış düşmanların ülke içinde satın aldığı hainler olarak değil, halkın kendi kendini yönetmek isteği ile başkaldırışı olarak tarif ediyor. ABD devletinin düşmanını gene kendi halkı olarak gösteren “Kara Şövalye Yükseliyor”, aradığı ve Batman’ın yenmek zorunda olduğu “saf kötülüğü” ise, halkın iktidarı ele almasına öncülük eden lideri “Bane” karakterinde resmediyor. ABD’de yoğun olarak tartışılan, dünya devleti çöküyor mu tartışmasına bir katkı olarak değerlendirilirse film, neo-con dönemin kapandığına dair bir epilog olarak da kabul edilebilir.

Gotham şehrine adaleti ve kalkınmayı getirdiğine inanılan Harvey Dent’in asıl kötülüklerin kaynağı olduğunun ve kentin polis şefinin tüm bunları bildiği halde göz yumduğunun ortaya çıkmasıyla halkın kent yönetimini kesin olarak ele geçirmesi üzerine, Batman’a halka rağmen halkı kurtarmak görevi düşer. Ancak, bu onun son “”i olacaktır. Batman kenti tekrar eski sömürücülerine teslim eder ve işi bırakır. Batman filminin bence en güzel tarafı, serinin sona erdiğinin açıklanması oldu. Umarım, yapımcılar bu fikirlerini değiştirmezler.

Kara Şövalye Yükseliyor “The Dark Knight Rises”
Yönetmen: Christopher Nolan
Senaryo: Christopher Nolan, Jonathan Nolan
Görüntü Yönetmeni:  Wally Pfister
Müzik: Hans Zimmer
Oyuncular: Christian Bale, Anne Hathaway, Tom Hardy, Marion Cotillard, Joseph Gordon-Levitt, Michael Caine, Gary Oldman, Morgan Freeman,
ABD, 2012, 164 dakika
1 YILDIZ

27 Temmuz 2012 Cuma

Entelköy Efeköy’e Karşı yeniden gösterimde: Tek başına kurtulmak var mı?



Yapımcıların yerli filmleri yaz sezonunda ilk gösterime sokmaktan kaçması, bazı filmlerin tekrar gösterime sokulması için bir fırsat olarak değerlendiriliyor. Bu filmlere son örnek de ‘Entelköy Efeköy’e Karşı’ oldu. Yaklaşık 500 bin seyirci sayısına ulaşan film, yaz aylarının sıcağından bunalan “sinefil”lere serinletici bir gülmece sunmak istiyor.

Muğla civarında “eko-köy” kurmak isteyen komüncü bir grup ile geleneksel yaşamlarını sürdüren Efeköy sakinleri arasındaki ilişkilere gülmece tadında yaklaşan Yüksel Aksu, aynı zamanda film ile “ne olacak bu solcuların hali sorunsalı”na da kendince cevaplar üretmektedir. Bu haliyle de filmin sadece gülmek demek olmadığını de belirtmiş olalım.

Yüksel Aksu, ‘Dondurmam Gaymak’ filminde de işaretlerini verdiği kendine özgü hikaye anlatma dilini ‘Efeköy Entelköy’e Karşı’ filminde daha da olgunlaştırmış. Tanıklık eden kamera gözüyle hayata dair masalsı hikayeler anlatan Yüksel Aksu, başarılı bir şekilde kullandığı Ege şivesi ile değil, ama aynı zamanda hikayelerinin özgünlüğü ile de kendi sinema dilinin yapı taşlarını yerleştiriyor. Aksu’nun belirli bir kahramana dayalı hikayeler anlatmaması, tersine yarattığı karakterlerin hepsinin hikayenin gidişatına göre öne çıkabilecek potansiyel taşımaları, “hikayenin diyalektiği” ve sabırla kullandığı “yabancılaştırma efektleri” Yüksel Aksu Sineması’nın bence öne çıkan unsurları. Sinemamızın son yıllarda özgün anlatım dili geliştirebilen ender yönetmenlerinden olan Aksu’nun gülmeceyi toplumsal hayatın gerçeklerinden soyutlamayan, tersine referanslarını hayatın çelişkileri üzerinden sunan “duruş”u ayrıca takdir edilmesi gereken bir olgu.


Entelköy Efeköy’e Karşı’ filmini diğer filmlerden farklı kılan bir yanı da, sanıyorum ‘Salako’ filminden sonra ilk kez müziğin dramatik kurgunun bir parçası olarak hikayeye etki etmesiydi. Yönetmenliğini Atıf Yılmaz’ın yaptığı Salako’ filminin senaryosunu Ertem Eğilmez ve Sadık Şendil yazmışlardı. Ancak, toplumun hemen benimsediği ve unutmadığı efsane filmler arasına katılan ‘Salako’ filminin bugüne kadar, neredeyse ittifakla görmezden gelinen en özgün yanı, “hikaye”nin bir parçası olarak, Urfalı Babi tarafından filme eklenen müziklerdir. Müzikalden farklı olarak, müzik hikayeyi dramatize etmez, tersine anlatıcı rol üstlenir ve orta oyunundaki gibi, izleyiciye hikayenin gidişatı hakkında ip uçları verir, böylece dramatik kurguda yeni bir rol üstlenmiş olur. Tiyatroda sıkça denenmiş bu yöntemin sinemada kullanılması, ‘Salako’yu benzerlerinden farklı kılıyordu. Aynı şekilde, ‘Entelköy Efeköy’e Karşı’ filmi de, hikayenin parçası olarak müziğin işlev kazanması ile dikkati çekiyor.

Ancak, bütün olumlu ögelere karşılık, Yüksel Aksu’nun filminde solun geleceğine ilişkin önermeleri yeterince tartışılmış değil. Aksu, “bu solcularda laf çok, icraat yok” genel önyargısından yola çıkarak, kendince “yaratıcı” bir sol tarif etmeyi deniyor. Aslında, taraf olduğu “yaratıcılık” siyaset literatüründe kendisini “reel politik” olarak ifade eden bir tavrı temsil ediyor. Buna göre, sol siyaset toplumsal hayatta sömürü sisteminin karşıtı uygulamaları hayata geçirebilir ve böylece insanlığa “gelecek ideali” önermesinin bir prototipini sunabilir. Böylece ikna edilecek kitlelerin sol siyasetleri benimsemesi sağlanabilir.

Efeköy’ün İyi İnsanı

1939 yılında bitirdiği ‘Sezuan’ın İyi İnsanı’ adlı tiyatro eserinde Bertolt Brecht de, aynı konuya eğilir. İlk kez Zürih Tiyatro Evi’nde 1943’de sahneye konulan eser, asıl etkisini savaş sonrasında gösterir. Tanrıların önüne koyduğu “İyi insan olarak hayatta kalmak” sınavını başarmak için her yolu deneyen Şen Te, bunun imkansızlığını, “sömürü siteminin bütünlüklü doğası”nı kavradığında kabul edecektir. Ancak eserin sonunda bu gerçeği tanrılara da kabul ettirmesi gerekecektir. Brecht, ‘Sezuan’ın İyi İnsanı’ eserinde klasik sanatlarda “kötülük” olarak resmedilenlerin özünde bir sistemi yeniden ve yeniden üreten parçalar olduğunu ortaya koyar.

Yönetmen Aksu da, dağlarımıza, ovalarımıza, yeraltı ve yerüstü kaynaklarımıza göz koyan yağmacıların karşısına ekolojist komüncüleri koyarak, köylülerin nasıl ikna edilebileceğine dair bir önermede bulunuyor. Aksu’ya göre doğa, hayvan ve insan dostu yeni bir ilişki tarzına köylüleri ikna etmenin yolu, onlara bu seçimleri ile daha fazla para kazanabileceklerini göstermekten geçiyor. Eko turizm ve organik tarım ile daha fazla kazanacağını gören köylüler topraklarının yağmalanmasına “SSK’lı bir iş uğruna” göz yummaktan vazgeçecek ve “biz de aşırıyık gari” diyecek!

İnsanlığın birikimi bunun böyle olmadığını ve olamayacağını defalarca kanıtlayan deneyimlerle doludur. Toplumsal ilişkiler bir sistemin çarklarıdır. Buraya farklı bir “dişli” yerleştiremezsiniz. Toplumsal ilişkilere hükmetmeden, yani siyasal erki yağmacıların değil halkın yararına kararlar alacak ve uygulanmasını yönetecek yeni bir sistem oluşturmadan yapacağınız “denemeler” yenilgi ile sonuçlanacak ve sonuçta halkın umutlarının bir kez daha kırılmasına neden olacaktır.

Karl Marks tarafından yapılan Ludwig Feuerbach eleştirilerinin sonuncusu olan “dünyayı değiştirmek” tezinin dayanağı da budur. “Toplumsallaşmış insan” maddi gerçeğini ancak bu toplumsallaşmanın zincirlerini kırarak değiştirebilir. Tersi ise, sadece burjuva toplumunun gerçekliğinin yeniden üretilmesine neden olacaktır.

Entelköy Efeköy’e Karşı
Yönetmen ve Senaryo: Yüksel Aksu
Görüntü Yönetmeni: Ercan Yılmaz
Müzik: Orhan Kaplan
Oyuncular: Şahin Irmak, Mehmet Ali Alabora, Emin Gürsoy, Nejat Yavaşoğulları, Selahattin Yusuf, Engin Akın, Claudia Roth, Nihat Kapsız, Ümit Olcay, Ayla Arslancan, Erkut Ertürk, Hamit Demir, Recep Yener, Ayşe Bosse
Türkiye, 2011, 117 dakika

11 Haziran 2012 Pazartesi

Taviani kardeşlerden “mış gibi estetiği”



80’lerini çoktan geçmiş iki kardeşin dinç bir akıl sağılığı ile hala film çekebiliyor olmaları bile tek başına muhteşem kabul edilebilir. O halde, biz de Paolo ve Vittorio Taviani kardeşleri bu yıl Berlin’da Altın Ayı ile ödüllendirilmiş olmalarını da hesaba katarak, ayakta alkışlamalı mıyız?

Sezar Ölmeli, tiyatronun büyük epik destanlarının yazarı William Shakespeare tarafından yazılan metnin, İtalya’da hapishane mahkumlarının oyunculuğu ile filme çekilmesinden ibaret. “İbaret”  derken emeği küçümsemek kesinlikle istemiyorum. Tersine, gündelik hayatın herhangi bir noktasından tutunmak telaşındaki insanların sanatsal yaratıcılık içeren çalışmalara katılması beni de her zaman heyecanlandırmıştır.

Öte yandan, Taviani kardeşler, “Babam ve Ustam” (Padre Padrone) ile tüm dünyada tanındılar. İlk filmleri “Il Suvversivi”den başlayarak, Gian Maria Volonte, Marcello Mastroianni gibi Avrupalı tüm komünist yönetmenlerin başvurduğu oyuncularla dünya sinema tarihine unutulmayacak eserler kazandırdılar. “Kaos”, “San Lorenzo Gecesi” (La Notte di San Lorenzo), “Akrep Burcu Altında” (Sotto il segno dello scorpione) gibi filmlerle topluma öncülük eden Taviani kardeşler, neredeyse dünyanın sinema alanındaki tüm prestijli ödüllerine de layık görüldüler. Tek başına bu gerçek bile, Taviani kardeşlerin filmlerinin estetikte Brecht, sanatsal yaratıcılıkta Passolini ve sarsıclıkta Godard ile birlikte anılmalarını anlamlı kılar.

Bu tespitlerden sonra ve Yeni Gerçekçilik akımı içerisinde sanatsal kaygılarını politik söylemlerin keskinliği ile örtmemiş bu iki deilkanlıya, “nerede yol göstericiliğiniz?”diye sormak, hakkımdır, diye düşünüyorum. Bertulucci, Wim Wenders, Ken Loach ve diğerleri ne yapıyorsa, Taviani kardeşler de onu yapıyor: Yaşananlar, estetik sorgulamalar, toplumsal sorumluluklar vs. ne varsa hepsi güzel villaların bodrumuna kilitlenmiş ve “mış gibi estetiği” ile “Büyük Birader”in öfkesine kurban gitmemeyi garanti altına alacak yapıtlar ortaya sermek!

Ancak, anlaşılan, kimse bu Avrupalı sanatçı dostlarımıza “neo-con”ların yenildiğini söylemiyor. Halbuki, insanlığın en çok da şimdi bu sanatçılara ne çok ihtiyacı var! Wim Wenders’in “Küba sevgisi” dışında, Avrupa neredeyse tamamen teslim olmuş durumda. Taviani kardeşlerin Berlin’de ödül almalarının çok eleştirilmesini de böyle “okumak” lazım, bence.

“Sezar Ölmeli” mi? Evet, ölmeli! Çünkü, en iyi işleri olduğu halde, insanlığın en büyük birikimi olan sanatın topluma ayna tutma görevini erteleyen, askıya alan sanatçıların aynayı şimdi kendilerine tutmalarının tam zamanı olduğunu hatırlamaları gerekiyor.

Sezar Ölmeli (Cesare deve morire)
Yönetmen ve Senaryo: Paolo ve Vittorio Taviani
Görüntü Yönetmeni: Simone Zampagni
Müzik: Giuliano Taviani, Carmelo Travia
Oyuncular: Salvatore Striano, Cosimo Rega, Giovanni Arcuri, Antonio Frasca
İtalya, 2012, 76 dakika

25 Mayıs 2012 Cuma

Angelina Jolie’nin Kan ve Aşk’ı gösterimde Sonsuz gözyaşı, ya sonra?


Doğu Bloku’nun yıkılmasının ardından tüm Balkanları kan gölüne çeviren etnik çatışmaların hikaye edildiği filmler her zaman etkili oluyor. Ülkemizde de Balkanlarda yaşananlara oldukça duyarlı bir toplumsal tepki var. Avrupa’nın pek çok ülkesinde kanıksanan Balkan temalı filmlerin bizde sıcak bir yuva bulmasının nedeni de, insanımızın duyarlığı ile açıklanabilir.

Büyük Boşnak yönetmen Emir Kusturica’nın „Underground“ (Yeraltı) filmi gibi az sayıda film Balkanlarda yaşanan trajedinin asıl sorumlusunun peşine düşüyordu. Hikayesini yaşanan trajedi eksenine oturtan filmlerin çoğunda Balkanların baklava dilimlerine parçalanmasının asıl sorumlusunun Avrupa ülkeleri, ama özellikle de Almanya olduğu „es“ geçiliyor. Bunun bir nedeni, hikayeleri „minimalize“ etmenin modaya dönüştüğü „postmodern çağ“ın üslubuyla açıklansa da, bence önemli bir nedeni de, „yaşanan hikayeyi“ örtme, gözlerden gizleme ve hatta mümkünse unutturma girşimidir.

Kuşkusuz, „Kan ve Aşk“ filmi örneğindeki gibi Sırp ve müslüman kökenli çiftlerin ayrılığa, ama ardından etnik kışkırtmanın beslediği nefretle büyüyen kindarlığa yenilmeleri bugünkü uluslararası sanatın boyutlarını fazlasıyla aşan büyük bir hikayedir. Ama, aşkın maşukları kaybedip düşmanlık ve nefretle kuşatılmasının asıl sorumlularını göster(e)meyen her sanat eseri, aslında var olan durumun ortadan kaldırılmasına değil, sürdürülmesine hizmet edecektir. Çünkü, aşıkları huzura kavuşturacak biricik „çözüm“ aşkın ve ümidin düşmanlarını açığa çıkarmaktan geçecektir.

Bosna Savaşı döneminde geçen bir hikaye anlatan “Kan ve Aşk”, Sırp milisi Daniyel ve müslüman ressam Ayla‘nın çatışmaların başlamasıyla kaybettikleri aşkın ve onları kuşatan nefretin peşinden gidiyor. Komutasındaki milisler sonunda Ayla, kız kardeşi Leyla ve Leyla’nın bebeğinin birlikte yaşadıkları daireyi basıp onları esir aldıklarında Daniyel aşk ile tekrar yüzleşecektir.

Savaş insan üzerinde „öylesine“ tahribatlar yapar ki, aşkı kaybedenler çoğu kez bunun farkına bile varamazlar. Birde o „kötü“ politikacılar, insanları anlamaktan öylesine uzaktırlar ki, aşk onlara da yaklaşamaz! Aşkı ve savaşı anlatmasını, örneğin bir Ken Loach duyarlığı ve bilinci ile vermesini beklemediğimiz Angelina Jolie, ne yazık ki, beklentilerimiz yönünde bir film çıkardı.

Bilinci destek almayan her duygusallık, sonunda gerçeğin gizlenmesine neden olur. Angelina Jolie de, Bosna merkezli bir hikayeyi seçmek gibi, alkışlanası bir işe „soyunmuş“ olsa da, sonuçta olayların örgüsünü anlama ve aktarmada yaşadığı zorluklar onun kaba ve sıradan bir sentimantalizme boyun eğmesine neden olmuş. Halbuki, kendi ismi ve uluslararası „camia“nın „medeniyetin ortasında işlenen cinayetlere duyarsızlığına karşı durma cesareti „Boşnak gerçeği“ni tüm dünyaya duyurmak için harika bir fırsattı.

Kan ve Aşk (In The Land of Blood and Honey)
Yazan ve Yöneten: Angelina Jolie
Görüntü Yönetmeni: Dean Semler
Müzik: Gabriel Yared
Oyuncular: Rade Serbedzija, Zana Marjanovic, Goran Kostic, Branko Djuric
ABD, 2011, 127 dakika

21 Mayıs 2012 Pazartesi

Küresel köyün kavalcısı geri döndü



Küreselleşme dünyayı bir köye dönüştürürken, gülmece kaynaklarımızı da değiştiriyor. Artık, küreselleşmenin merkezi konumundaki ülkelerde kapı komşu olsa da, bir gün bile selam verilmeyen göçmen sadece “işgücü” olmakla kalmıyor. Aynı zamanda majestelerinin gülme ihtiyacını da karşılıyor.

Bir metropol varlığı olarak insan, kendisine gülemez. Çünkü, gülmek hiyerarşik sıralama içerisinde bulunduğu konumu onaylayan, hatta mümkünse pohpohlayan bir işlev üstlenmek zorundadır. Böylece, bizde “köyden indim şehire” ana fikirle gülünen “ahmaklıklar” bir anda evrenselleşiverir. Artık, şapşallıklarına güleceğimiz karakterleri küresel köyün kavalcısına ısmarlayabiliriz.

Yüksek kalitedeki metropol hayatına ahmaklık derecesinde yabancı, bayağı ve nezaketsizliği ile komik ve sıradan bir metropol işçisinden bile daha cahil; işte Amerikan Film Enstitüsü’nün “muhtemelen yeni bir komedi türünün yaratıcısı” olarak övdüğü Sacha Baron Cohen ya da Borat’ın şifreleri.

Amerikalılar kendi yaptıkları filmler dışında film seyretmiyor olabilirler. Ama, biz Fransa’da Louis de Funes, Almanya’da Karl Valentin, Türkiye’de Kemal Sunal’dan aşinayız, en alttakinin “yukarı”ya doğru hamlesine katıla katıla gülmeye! 20. Yüzyılın ilk yarısında sirklerde insanların çok güldükleri atraksiyonların en önünde, bir dönemeçin içerisinde şaşkınlık ve korkuyla sonsuza dönen “hamster” olurdu, örneğin. Küreselleşme ile hamster “medeniyet görmemiş” üçüncü dünya insanları ile yer değiştirdi, artık.

Kazak muhabir Borat ve sahte Alman Brüno’dan sonra, Sacha Baron Cohen şimdi de, üçüncü dünyalı bir diktatör ile karşımızda. Birleşmiş Milletler’de konuşma yapmak üzere yolu New York’a düşen diktatör, “gerçek hayat” ile yüz yüze gelir! Ama, ne hayat! Birleşik Devletler’in çöplüklerinden kadınlarına kadar her alandaki üstünlükleri resmi geçit yapar, filmde!

Birleşik Devletler’in eski Sovyetler Birliği’nin etki alanını kırmak amacıyla geri ülkelerde eli kanlı diktatörlükleri beslediğini umutmamızı ister, Cohen. Bağımsızlık, eşitlik ve demokrasi için taleplerin bastırılmasında Birleşik Devletler ön ayak olmamıştır, “danışmanlık” yapmamıştır, sanki. Artık, “hür dünya” kendisini demokratikleşme olarak pazarlamaktadır, ya! Cohen de uyacaktır buna. İkinci bir emre kadar!

Cohen, dünyanın gülünesi gerçeklerini perdeleyerek majestelerinin komedyeni işlevini üstleniyor. Metropol emekçisini, “gülebilirsin, çünkü senden daha cahiller var” mesajı ile kandırıyor. Gülmek ile bayağılaşmak, bayağı ile göçmen (üçüncü dünyalılar) arasında doğrudan bir ilişki kurarak, sınıfsal ve emperyalist hiyerarşiyi sanatsal platformda yeniden üretiyor. Topluma geri ilişkileri olağanlaştıran gerici bir gülmece anlayışı empoze ediyor. Bu haliyle de hiç komik olamıyor. Olsa olsa (beyaz) sarayın soytarısı oluyor.

DİKTATÖR
Yönetmen: Larry Charles
Senaryo: Sacha Baron Cohen, Alec Berg, Jeff Schaffer, David Mandel
Müzik: Erran Baron Cohen
Oyuncular: Sacha Baron Cohen, Anna Faris ve Ben Kingsley
ABD, 2012, 83 dakika