Bu fotoğrafa bakıp bakıp kederleniyorum. Neredeyse ağlayacağım. Bir insan hayatıyla bu denli dalga geçme "hak"kına sahip midir?
Evet, Nejat İşler'den söz ediyorum.
Yıllar önce, Nejat İşler bugünkü gibi ünlü olmadığı zamanlarda, Cihangir de bugünkü Cihangir değildi ve "idolü" Fikret Kuşkan'ın peşinden sürüklenirken içim hep cız ederdi. Yazık olacak, bu çocuğa, diye hayıflanırdım.
Fikret'in hayatla kavgasını o da benimsemişti.
Halbuki, hayatla kavga etmeye ne gerek var?
Hayatı cehenneme çevirenlerle kavga et!
Sonrasında, bence sadece gençlik farkı ile değil, aktörlükte de Fikret Kuşkan'dan ilerde performans gösterdi.
Ama, hayatla kavgaya devam etti.
En son, Kaybedenler Kulübü filminde izledim.
90'ların "bohemian" tarzını yansıtmaya çalışan altıkırkbeş yayınlarının sahibi Kaan Çaydamlı'nın hikayesinde dizilerde gösterdiği performansın da gerisine düştü.
Halbuki, "bohemian" kavram itibariyle zaten bir yanılsama, hatta daha ileri gidelim, bolca yalana yaslanır.
Nejat İşler bu gerçeği de ıskaladı, gibi duruyor. Belki de, en iyi o biliyordur da, ondandır bu "boşvermiş"liği.
Çaresizliğin yansıması olarak boşvermişlik.
+++
Fotoğrafa iyi bakınız.
Bu resimde Mustafa Kemal'in elinde rakı bardağı yoktur. Yani, resim "mise en scene" olarak "masaüstü yayıncılık" tarafından tasarlanmıştır.
Önce, Mustafa Kemal'in eline rakı bardağı tutuşturulmuş ve sonra da Nejat İşler'in "şerefine" tokuşturması resmedilmiştir.
Birinci yanlış, Mustafa Kemal'in resimdeki bir bardağı tutma ihtimalidir ki, bu nihayetinde "sıfır"dır. Çünkü, bu uzun-ince bardaklar çok sonraları moda olmuştur. Eski bardaklar ince belli ama kalın ve şişman altı olan bardaklardı.
Hadi bunu "tasarımcılar"ın tarih bilgisi eksikliğine verelim.
Daha vahimi, "şerefe" yapılan tokuşturma ile verilmek istenen mesajdır.
Benim tanıdığım Nejat İşler, zaten "mesaj kaygısı" ile yaşamayan birisidir. Ki, böyle yaşamayı "hayat tarzı"na dönüştürmüştür.
O halde, bizim çArŞı'nın "şerefine tayyip" türünden müstehzi bir kışkırma ile mi karşı karşıyayız? Hayır, sanmıyorum. Çünkü, aynı Nejat İşler kendi hayatı ile ne kadar "pervasız" ise de, başkalarına karşı o kadar da saygılıdır.
Peki, nedir o halde?
İçmek ile özgürlük arasında ideolojik bağıntı kurup, bunu kendi savunma alanı olarak korumak isteyen, ama bu arada, bütün toplumu da Cumhuriyet Devrimi'ni savunmanın içki içme özgürlüğünü savunmaktan geçtiğine ikna etmek isteyen bir "meczup" beyin fırtınası eseri midir, bu fotoğraf?
Her ne olursa olsun, bu fotoğraftan zarar görecek tek kişi Nejat İşler'dir.
Hayır, AKP'ye av köpekliği yapmayı gazetecilik sanan zevatın vereceği zarardan söz etmiyorum. Nejat İşler o cenaha iki dudağını büzerek yeterli cevabı kendisi verecektir.
Sözünü ettiğim, Nejat İşler'in kendi kendisi ile giriştiği düellodur!
Biyolojik sınırlar ile beynin çatışmasıdır. Ki, bu kavgadan hiçbir zaman beyin galip ayrılamamıştır.
Lütfen, sinemaya, aktörlüğe, Nejat İşler'e kişisel olarak saygı ve sevgi duyan herkese çağrımdır. Elbette, öncelikle Nejat İşler'in kendisine:
Nejat İşler lütfen, kendini yok etme! Sinemanın sana ihtiyacı var!
Sen asıl, hâlâ yapmadığın filmlerle unutulmaz bir isim bırakacaksın. Daha yüzlerce genç aktör adayı seni örnek alacak. Senin gibi oynamak isteyecek. Senin oyunculuğundan yola çıkarak seni aşacak!
İnsanın varlık nedeni, sadece doğmuş olması değildir. Hatta, hiç değildir.
Doğum rastlantısaldır. Evet. Ama, dünyadaki işlevimiz bizimle biçimlenir. Varlığımıza yaptıklarımızla anlam katarız.
Ve, Nejat İşler'in önünde anlamlandıracağı koca bir hayat olduğuna inanıyorum.
Hayır, sadece bir aktör olarak değil. İnsan olarak. İnsan olduğumuz için aktörüz, terziyiz, itfaiyeciyiz vs.
İnsan olarak ve sadece kendimizin duyumsadığı, tecrübe ettiği, haz duyduğu, hüzünlendiği yaşamak...
Ve, senin de kardeşim, Nazım Hikmet'in 'Taranta Babu'ya Beşinci Mektup' şiirindeki gibi, "yaşamaya evet" demeni bekliyorum:
Görmek
işitmek
duymak
düşünmek
ve konuşmak
koşmak alabildiğine
başı dolu
başı boş
koş-
-mak...
Hehehey TARANTA-BABU
hehehey,
yaşamak ne güzel şey
anasını sattığımın
yaşamak ne güzel şey...
Düşün beni
kollarım, senin üç çocuk doğurmuş
geniş kalçalarındayken…
Düşün sıcak…
Düşün kara bir taşa damlayan
çırılçıplak
bir su sesini...
İstediğin yemişin
rengini, etini, adını düşün...
Gözdeki tadını düşün
kıpkırmızı güneşin
yemyeşil otun
ve koskocaman
masmavi bir çiçek gibi açan
ay ışığının…
Düşün TARANTA-BABU!
İnsanoğlunun yüreği
kafası
kolu
yedi kat yerin altından
çekip çıkarıp
öyle ateş gözlü çelik allahlar yaratmış ki
kara toprağı bir yumrukta serebilir,
yılda bir veren nar
bin verebilir.
Ve dünya öyle büyük,
öyle güzel
öyle sonsuz ki deniz kıyıları
her gece hepimiz
yan yana uzanıp yaldızlı kumlara
yıldızlı suların
türküsünü dinleyebiliriz...
Yaşamak ne güzel şey
TARANTA-BABU
yaşamak ne güzel şey…
Anlayarak bir usta kitap gibi
bir sevda şarkısı gibi duyup
bir çocuk gibi şaşarak
YAŞAMAK...
Yaşamak:
birer birer
ve hep beraber
ipekli bir kumaş dokur gibi...
Hep bir ağızdan
sevinçli bir destan
okur gibi
YAŞAMAK...
8 Ekim 2013 Salı
23 Kasım 2012 Cuma
"Moskova'nın Şifresi: Temel" filminde bölgesel bir karakterden ulusal çapta bir sinema kahramanı yaratılmış
Temel’in maceraları devam ediyor
Sümela’nın Şifresi: Temel ikinci filmi Moskova’nın Şifresi: Temel ile
gösterime giriyor. Temel’in maceralarının uluslar arası bir boyuta taşındığı
ikinci filme ilginin de, Trabzon’da yapılan galada yaşanan izdihamı dikkate
alırsak süreceğini söylemek yanlış olmaz. Temel tarihsel bir Karadeniz
karakteri olmanın ötesinde, Alper Kul’un şahsında Trabzon’da çoktan benimsenmiş
durumda.
Temel ikinci macerasında da saflık derecesinde dürüst, eşine sadık ve
kötülerin düşmanı olmaya devam ediyor. Birinci filmde gönlünü kaptırdığı zengin
kızı ile evlenmesini sağlayan altınları polise teslim eden Temel, uluslar arası
bir çetenin düşmanlığını kazandığının farkında bile değildir. Ancak, Temel ve
arkadaşları çeteye hak ettiği dersi verirler.
Yerel bir figürü ülke çapında sevilen ve benimsenen bir film karakterine
dönüştürmek gibi zor bir işin üstesinden gelen Adem Kılıç ve Yılmaz Okumuş
işbirliği bu filmde de sürüyor. Filmin hikayesinin de, oyunculuk ve tekniğinin
de tempolu ve eğlenceli bir film izlemeyi sağladığını söyleyebiliriz. Yönetmen
Adem Kılıç da, sanırım birinci filmin getirdiği güvenle daha rahat hareket
etmiş.
Yerel hikaye ve karakterlerden film yapmak başlı başına bir handikap
olsa da, son yıllarda ülkemizde özellikle de Ege, Trakya ve Karadeniz
hikayelerinin yoğun ilgi ile karşılandığını gözlemliyoruz. Karadeniz’in en ünlü
karakteri Temel’in bir güldürü filminde konu edilmesi elbette yeni değil.
Ancak, Yılmaz Okumuş’un Keloğlan, Nasrettin Hoca gibi farklı tarihsel
kişilikleri de Temel ile birleştirmesi, yerel bir figürden yola çıkarak ulusal
çapta bir sinema kahramanı yaratmayı sağlamış diyebiliriz.
Başta yönetmen ve senarist olmak üzere tüm ekip ikinci filmin gişe
başarısının birinci filmi geçeceği konusunda iddialı. Bekleyip göreceğiz.
Ancak, yurtdışından gelen güldürü filmleri ile kıyasladığımızda, Moskova’nın
Şifresi: Temel filminin yerli sinemamız için başarılı bir direnç noktası
yarattığını söyleyebiliriz.
Moskova’nın Şifresi: Temel
Yönetmen: Adem Kılıç
Senaryo & Hikaye: Yılmaz Okumuş
Müzik: Kemal Sahir Gürel
Görüntü Yönetmeni: Ercan Özkan
Oyuncular : Alper Kul, Aslıhan
Güner, Ruhi Sarı, Salih Kalyon, Ayşegül Günay, İsmail Hakkı, Çetin Altay, Necip
Memili, Emin Albayrak, Anastasiya Pavelyeva, Duygu Şen, İsrafil Köse, Seymen
Aydın, Erdem Baş,Gülden Güney, Barış Sezer, Sinan Bengier.
Türkiye,
2012, 100 dakika
5 YILDIZ
19 Ekim 2012 Cuma
Dirilişin destanı ‘Çanakkale 1915’
Hiçbir düşmanın, ordunun ve silahın yurt
sevgisinden daha güçlü olamayacağını gösteren film:
Turgut Özakman’ın 'Diriliş' romanından gene
kendisi tarafından senaryosu yazılan ve Yeşim Sezgin tarafından yönetilen
“Çanakkale 1915” filmi gösterime girdi. Genel olarak romanın izleğini takip
eden film, Çanakkale’de yaşananları bugünün Türkiye’sinde anımsatmak istiyor.
Daha üç hafta once gösterime giren “Çanakkale
Çocukları” filminin aldığı tepkileri göz önünde bulundurursak, “Çanakkale 1915”
filmine karşı seyircilerin “ihtiyatla” yaklaşacağını tahmin etmek zor olmaz.
Çünkü, Sinan Çetin’in senaryosunu yazıp yönettiği, “en çok izlenen filmim
olacak” iddiasıyla ve “Fetih 1453” filmi kadar kopyayla gösterime soktuğu film sinema çevresinden ve seyirciden
büyük tepki aldı. O kadarla kalmadı ve filmde rol alan oyuncular da birer
birer Sinan Çetin’e karşı tavır aldılar. Bu durumda, hemen ardından gösterime
giren yeni bir Çanakkale temalı film seyircide handikaplara yol açabilecektir.
Bu filme gidin!
Ama, biz şimdiden
belirtelim, “Çanakkale 1915” ile Sinan Çetin’in filmi taban tabana zıt, iki
farklı yaklaşımı temsil ediyorlar. Sinan Çetin işgale uğramış bir ülkenin
evlatlarına “direnmeyin, kimse savaşa gitmezse barış olur” diyerek ihaneti
önerirken, Turgut Özakman’ın romanı “Diriliş”in ruhuna uygun olarak çekilen
“Çanakkale 1915” özgürlüğünü korumak istiyorsan işgalcileri püskürtmek
zorundasın, mesajı veriyor. Çanakkale’de yaşananları doğru kavrayan ve doğru
anlatan bir film, “Çanakkale 1915”. Dolayısıyla okurlara, gönül
rahatlığı ile, kandırılma kuşkusu yaşamadan bu filme gidebileceklerini
önerebilirim.
İngilizlerin Gelibolu
yarımadasını topa tutmalarıyla başlayan film, savaş alanlarının farklı
bölgelerinden yaşanmış farklı hikayelerle Çanakkale’de ne oldu, sorusunu
yanıtlama çabasında. Yer yer belgesel kıvamında sahnelemelerle, tarihe geçmiş
olaylar canlandırılırken, kimi zaman da sinematografik kurgulama ile derinlikli
bir hikaye yaratılmaya çalışılmış.
“Çanakkale 1915” hem
savaşın kronolojisini takip etmeyi esas alırken, muharebe meydanında yer alan
ve tarihe kalan olayları ve kişileri de yansıtmayı görev olarak almış. Alman
subaylar hariç, neredeyse bütün komuta kademesine rol verilmesine özen
gösterilmiş. Çanakkale savaşlarından unutulmayan anlar toplamı olarak da
tanımlayabileceğimiz “Çanakkale 1915”, moral tansiyonu oldukça yüksek bir film
olarak doğrudan duygularımıza hitap ediyor.
İki noktada eleştirilerim var:
Filmin
senaryosunda,yönetiminde, oyunculuğunda, sahnelemesinde, sanat çalışmasında
özenli bir emek sarf edildiği hemen göze çarpıyor. Ancak, iki noktada
eleştirilerimi özellikle yapımcı ve yönetmenin değerlendirmesine sunmak istiyorum.
Birincisi, özel efektlerle ilgili. “Fetih 1453” filminde de çalışan sanatçı arkadaşımız,
artık karanlık sahneler yaparak “zevahiri kurtarmak” modundan uzaklaşmak
zorundadır. Gemilerin görüş alanından çekilen savaş sahneleri ile, yarımadadan denizin
görüldüğü sahneler neredeyse gece/gündüz kadar zıt ışığa sahip. Filmin en zayıf
noktalarından birisinin öncelikle, özel efekt ve animasyon sahneleri olduğu
kolayca görülüyor.
İkinci eleştirimi
ise, filmin müziklerini yapan arkadaşa yönelteceğim. “Çanakkale 1915” filminin
en zayıf yanı, ne yazık ki, müzikleri. Birbirinden hem tematik olarak kopuk ve
hem de tansiyon olarak eşleşemeyen müzikler, müzik klibi gibi, ardı ardına
“bağlanmış”. Sanıyorum, oldukça yoğun iş temposu nedeniyle olsa gerek,
“Çanakkale 1915” filmi için “orijinal” ve seyirciyi filmle buluşturacak bir
müzik yazılmamış. Tersine, film müziği “taşıyor” denebilir. Hele ki, sanatçının,
gerçekte yaklaşık 50 yıl sonra, Kore savaşında yitirdiğimiz evlatlarımızın
ardından yakılan “Eledim, eledim, höllük eledim” türküsünü Çanakkale savaşı
filminin içine koymasının, müzikleri gönül rahatlığı ile kendisine teslim
ederken yapımcı ve yönetmenin beklentileri içerisinde olmadığına eminim.
Çanakkale savaşı
milli bir diriliş destanı olarak bitmez tükenmez bir kaynaktır ve bundan sonra da, farklı görüş açıları ve hikayeleriyle sanata konu olmaya devam edecektir. Liman
von Sanders ve diğer Alman subayların rolüne ve konumuna ilişkin katılmadığım
ve filmin kotarılmasıyla ilgili eleştirdiğim noktalar saklı kalmakla beraber, “Çanakkale
1915” filminin, işgalcilere karşı yokluktan zafer kazananların hikayesini
anlatarak doğru mesaj verdiğini söyleyebilirim.
Çanakkale 1915
Yönetmen : Yeşim SEZGİN
Senarist : Turgut
ÖZAKMAN
Görüntü Yönetmeni : Aras DEMİRAY,
Muharrem DOKUR
Müzik : Can ATİLLA
Görsel Efekt Yönetmeni :
Serkan Zelzele
Oyuncular: Şevket
Çoruh, Barış Çakmak, Serkan Ercan, Rıza Akın, Bülent Alkış, Celil Nalçakan,
Ufuk Bayraktar, Emre Özcan, İlker Kızmaz
Türkiye, 2012, 128 dakika
4 YILDIZ
ÇANAKKALE CEPHESİNİ YÖNETEN 5. ORDU KARARGAH SUBAYLARI:
Ayaktakiler (sağdan); 2. Ordu
Kur. Bşk. İsmet (İnönü) Bey, Yaver Ütğm. Asım Bey (Gündüz), Liman von
Sanders'in yaveri süvari Bnb. Perike, 5. Ordu Kur. Bşk. Alb. Kazım Bey (İnanç),
1. Ordu Kur. Bşk. Alb. Şükrü Bey, 2. Ordu Sıhhiye Bşk. Dr. Refik Münir Bey,
Oturanlar
(sağdan); Bahriye Nezareti Kur. Bşk. Yb. Rauf (Orbay) Bey, Güney Grubu K. Tuğg.
Vehip Paşa, 5. Ordu K. Müşir (Mareşal) Liman von Sanders, Çanakkale Kor. K.
Tuğg. Esat Paşa (Bülkat), Sıhhiye Dairesi Bşk. Tuğg. Dr. Süleyman Numan Paşa,
İstanbul Merkez K. Tuğg. Cevat Paşa (Çobanlı)
Otto Victor Liman von Sanders:
Osmanlı İmparatorluğu’nda bulunan Alman subayları içerisinde üzerinde
“ittifakla” en çok tartışılan kişilik, Alman ordusunun Yahudi kökenli üç
generalinden birisi olan ve Liman Paşa adıyla bildiğimiz Otto Victor Liman von Sanders’tir.
Liman Paşa’nın Çanakkale savaşlarında düşmanın niyetini “okuma”
konusunda düştüğü çelişkiler, onun komutanlık görevine uygun olmadığı yönündeki
tartışmaların da kaynağıdır. Liman Paşa, Alman-Fransız Savaşı’nın en önemli
birliklerinden 22. Division (kolordudan küçük, tümenden büyük) komutanlığını
yürütürken, Türkiye’ye gönderilen Alman Askeri Komisyon Başkanlığı ile
görevlendirilmişti. Dolayısıyla, “bir süvari birliğine bile komuta etmediği”
ifadesi doğru bir bilgi değildir.
Liman Paşa, Osmanlı Ordusu içerisinde Türk subaylarla yakın ilişki
kurmuş, Genelkurmay Başkanlığı’nda görevli diğer Alman generallerin tersine,
savaş komutasında onlara büyük görevler vermekten çekinmemiştir. Nitekim,
Çanakkale savaşları sırasında da, savaşın en yoğun yürütüldüğü Güney ve Kuzey
Grup Komutanlıkları, Müstahkem Mevkii Komutanlığı, Kıyı Komutanlığı gibi
görevler Türk subaylardadır.
Pek konuşulmasa da, Çanakkale savaşlarında komuta kademesinde görev
almış pek çok Alman subay da vardır. 1. Ordu Komutanı General Colmar von der Goltz, 15. Kolordu Komutanı
Tümgeneral Erich Paul Weber, 3. Tümen Komutanı Albay August Nikolai, 5.Tümen Komutanı
Albay Georg von Sodenstern, Albay Hans Kannengiesser, Kıyı Koruma Birliği Komutanı
Binbaşı Wilhelm Willmer ve sayıları tam olarak bilinmemekle birlikte, 300 ile
700 arasında olduğu tahmin edilen Alman subayı Çanakkale savaşlarında görev
almıştır.
13 Ekim 2012 Cumartesi
Uzun Hikaye: ‘Tutukluluk Halinin Devamına...’
Osman Sınav ‘Uzun
Hikaye’ filminde doğru bildiği yolda dirençle yürüyen insanın onur mücadelesini
anlatıyor. ‘Uzun Hikaye’ Çağdaş Türk
hikayesinin güçlü adlarından Mustafa Kutlu’nun aynı adlı yapıtından uyarlanan
bir film.
‘Bulgaryalı Ali’nin Eyüp’te
başlayan hikayesi Anadolu’nun ücra köşelerinde devam eder. Ali haksızlığa,
hukuksuzluğa tahammül edemez. Karşısına kim çıkarsa çıksın, haksız olana karşı
durur. Haliyle, başı da beladan kurtulmaz. “Bulgaryalı”ğı yanında belki de daha
çok bu özellikleri nedeniyle “sosyalist” lakabıyla anılır.
‘Uzun Hikaye’ Osman Sınav’ın filmografisinin
en önemli filmi olarak öne çıkıyor. ‘Süper Baba’ dizisiyle televizyon
izleyicisine kendisini sevdiren Sınav, asıl çıkışını ‘Deliyürek’le yaparak son
dönem aksiyon filmlerinin sivrilen yönetmeni oldu. Daha sonra ‘Kurtlar Vadisi’ni ortaya çıkaran,
ama bir süre sonra bu diziden de ayrılarak, aslında kendi sineması adına özgürlüğü
seçmiş olduğunu gösteren usta yönetmen umulur ki, ‘Uzun Hikaye’nin işaret
ettiği yeni dönemde büyük ve sahici bir sinemanın da müjdesini vermekte olsun.
Bükülmeyen
insana çektirilir
‘Bulgaryalı sosyalist Ali’
yavuklusu, Mustafa’nın anası Münire’yi Eyüp’ten Üsküdar’a kaçırdığında aklında
aşkına sadakattan başka bir şey yoktur. Ancak, aynı mertlik Anadolu’yu kasaba
kasaba dolaşmalarına da neden olacaktır. Çünkü Ali, herkesin hakkını alması,
emeğini kimseye çaldırmaması üzerine kurulu bir hayat anlayışına sahiptir.
‘Ali’nin kitabı’nda eğilip bükülmek, “adam sende" deyip görmezden gelmek,
rütbe, makam gözeterek yalakalık yapmak yoktur. Bu nedenle de adı ‘Sosyalist
Ali’ye çıkmıştır, zaten. Anadolu insanını sömüren, onların sırtından geçinen
‘particiler’, makam sahipleri, emniyet görevlileri, yargıçlar vs. ‘Bulgaryalı
Ali’yi karşılarında bulurlar.
Bulurlar da ne olur, derseniz,
Ali’nin öyküsü zalimlere kök söktüren bir masal kahramanını anlatmıyor.
‘Sosyalist’ lakabıyla gittiği her kasabada mimlenen, ‘fişlenen’ Ali, kendi
küçük ailesini mutlu edebilmek, onların hayatını tehlikeye atmamak adına
kasabayı terk etmeyi seçiyor. Zaten, kendi düzenlerine çomak sokulmasından
rahatsız olanlar da bunu istiyor. Anadolu gerçeğini, ücra köşelerde yitip giden
civanmertlerin öyküsünü masal kahramanları yaratmadan, ama yılgınlığa da övgü
düzmeden aktaran Osman Sınav’ı büyük bir anlatıcı yapan ‘Uzun Hikaye’, doğru
bildiği yolda gerektiğinde tek başına yürümeyi göze alan insanın ve insana olan
umudun altını çizen son derece etkili sinema diliyle dikkati çeken bir epik film.
Güncel
tartışamalara göndermeler
Filmin hikayesi 1950 ile 1970
arasında odaklansa da, Osman Sınav bugüne dair önemli göndermeler yapmış.
Taşlaşmış ve çürümüş bir bürokrasi, din bezirganları, hukuksuz karakol, adaletsiz
yargı gibi günümüz Türkiye’sinin de en önemli tartışma konularına doğrudan taraf
olmuş Osman Sınav. ‘Sosyalist Ali’nin, oğlu savcının kızını sevdi diye, işlenmiş
bir suça dair elde hiç delil olmadığı halde “tutukluluk halinin devamına” ara
kararlarıyla hapiste rehin tutulması dahil olmak üzere, izleyici filmde
gördükleriyle güncel tartışmalar arasında bağlantıyı keşfedecektir.
Has
edebiyatçının katkısı
Filmin en ilginç yanlarından
birisi de, öykü yazarının kimliği. Emekli bir öğretmen olan Mustafa Kutlu
çağdaş hikaye yazarlarımız arasında önemli bir yere sahip. Pek çok eleştirmen
tarafından Sait Faik’le karşılaştırılan Kutlu, uzun bir süredir Dergah
dergisinin yayın yönetmenliğini de yürütüyor. Kendisini sohbetimizde “inançlı
bir toplumsalcı” olarak tanımlayan Mustafa Kutlu da, Osman Sınav’ın
göndermelerine sahip çıkıyor ve öyküsünde üzerinde durduğu bu konuların 50-60
yıldır Türkiye’nin gündeminde olduğunu ve güncelliğini de koruduğunu söylüyor.
Hastalığı nedeniyle filmi daha izlememiş olsa da, Osman Sınav’a güveninin tam
olduğunu belirten Kutlu, Anadolu gerçeğini bir baba-oğul ilişkisi etrafında
anlattığını ve diğer “maddi gerçek”lerin bu ilişkinin duygusal boyutunu
beslediğini vurguluyor.
Gerçekten de, ‘Sosyalist Bulgaryalı Ali’nin oğlu Mustafa zaman
içerisinde babasını anlamaya başlar. Önceleri, etraflarındaki pek çokları gibi,
babasının daha yumuşak davranması gerektiğini düşünür. Hatta, kasabadan
kasabaya dolaşmalarını babasının hayattan kaçışı olarak değerlendirir. Ancak,
“sorun”un babası değil, elde ettikleri makamları mazlum insanların sırtına
binmek için bir araç olarak kullanan, görevlerini menfaat kapılarına
dönüştürenler olduğunu anlaması uzun sürmeyecektir. Mustafa da, babası gibi,
zalime boyun eğmek yerine, kendi bildiği gibi yaşamayı seçer.
‘Uzun
Hikaye’
Yönetmen:
Osman Sınav
Senaryo:
Yiğit Güralp
Eser: Mustafa Kutlu
Görüntü
Yönetmeni: Vedat Özdemir
Müzik:
Ulaş Özdemir
Oyuncular: Kenan İmirzalioğlu, Altan Erkekli, Güven Kıraç, Zafer Algöz,
Cihat Tamer, Mahir Günşiray, Mustafa
Alabora, Tuğçe Kazaz, Şener Kökkaya, Cengiz Bozkurt, Mustafa Üstündağ,
Ushan Çakır, Batuhan Karacakaya, Taha Yusuf Tan, Ufuk Karaali
Türkiye, 2012, 120
dakika
5YILDIZ
Güneş Yanığı 2: Stalin'in güneşi hala yakıyor
'Güneş Yanığı' filmi 1994 yılında
gösterildiğinde, tüm dünyada dikkatleri üzerine çekmişti. Bunu nedeni, sadece
filmin Stalin dönemini eleştiriyor oluşu değildi. Filmin muhteşem görselliği ve
itiraza meydan vermeyen dramaturjisi büyük bir sanat eseri ile karşı karşıya
olduğumuzu haber veriyordu.
Sovyetler Birliği'nin en sancılı dönemi olarak
bilinen Stalin dönemi, hem 2. Dünya Savaşı'nda Alman istilacılara karşı yurt
savunmasının örgütlenmesi açısından ve hem de sosyalist bir ekonominin tek
başına dünya üzerinde yaşayıp yaşayamayacağı sorusunun yanıtlanması açısından
ülkenin kaderini belirleyen bir dönemdir. Sonuçta, hem faşizme karşı zafer
kazanıldı ve hem de tek ülkede sosyalizmin yaşaması sorusu cevaplanmış oldu.
Daha da fazlası gerçekleşti ve 2. Dünya Savaşı sonrasında Sovyetler Birliği
dünya siyasetinde etkin roller üstlenen bir konumu ele geçirdi.
Tüm bunların Nikita Mikhalkov'un 'Güneş Yanığı'
filmi ile ne ilgisi var, derseniz, anlatayım: Nikita Mikhalkov Rus aydınları
içerisinde Sovyet düşmanı ve milliyetçi/ortodoks dindar bir çizginin önemli
savunucuları arasında gösteriliyor. Bu filmiyle de, tarihe kendi görüşleri
doğrultusunda yorum getiriyor. Mikhalkov'un milliyetçi/ortodoks çizgisi Sovyet
düşmanlığını esas aldığı için, örneğin Alman istilacılarla Kremlin'de ülkeyi
yönetenler arasında fark görmüyor. O kadar ki,
Sovyetler Birliği'nin savaş başlarken askeri açıdan çok zayıf olmasını
ve işgalcilerin büyük teknolojik üstünlüğünü dahi Kremlin'in bir suçu gibi göstermekten
çekinmiyor.
İlk filmin senaryo yazarı Rustem İbrahimbekov'un
ikinci bölümde çalışmadan kopmasının senaryo ve kurguya büyük olumsuz etkileri
olduğu hemen hissedilen 'Güneş Yanığı 2', yönetmenin neredeyse resmi geçit
törenine dönüşen muhteşem görsel tasarımlarıyla yüksek sinematografik
kalitesini koruyor. Filmin finalinde, benim John Steinbeck'in Gazap Üzümleri
romanındaki ön finalden hatırladığım göğüslerini ölmek üzere olan bir erkeğe
açan kız sahnesi ise (ki, Mikhalkov'un bu resmi tasarlarken ölmek üzere olan
İsa'yı acılar içinde izleyen melek figüründen yola çıktığına eminim), sinema
sanatının yaratıcılığının sınırlarına daha ulaşılmadığını görsellliği tamamen
bilgisayara teslim eden Hollywood sinemasına ve tüm sinemaseverlere ispatlaması
nedeniyle büyük bir övgüyü hak ediyor.
Filmin başından sonuna kadar hristiyanlık
propagandası yapan Mikhalkov, en temel ahlaki hesaplaşmalarda ise, hayatın
kendisine dayattığı gerçekleri kabul etmekten kaçınıyor. Bolşevik General
Kotov'un kızını vaftiz ederek, dine selam yollayan Mikhalkov, savaşın ortasında
karakterlerine tanrıyı aratıp, buldururken büyük savaşın nedenleriyle kilise ve
tanrı arasındaki bağlantıyı kurmaktan özenle kaçıyor.
Din propagandası yapmak uğruna senaryosunu
batırmaktan çekinmeyen Mikhalkov'un kendisine dünya çapında saygınlık
kazandıran 'Güneş Yanığı' filminin ikincisinde beklediği ilginin kıyısına dahi
neden yanaşamadığını sorgulamış mıdır, bilmiyorum. Ama, bildiğim büyük
filmlerin kurgu ile gerçek arasında kurabildikleri bağın kuvveti oranında
inandırıcı olabildikleri ve estetikle bütünleşen bu yapıtların büyük sanat
yapıtları olabildiğidir. Nikita Mikhalkov ise, aklını esir alan fikirleri
yaymak ısrarı ile en önce kendi büyük sanatına zarar vermiş.
Güneş Yanığı (Burnt by Sun 2)
Yönetmen ve Senarist: Nikita Mikhalkov
Müzik: Eduard Artemiev
Görüntü Yönetmeni: Vladislav Opelyants
Oyuncular: Nikita Mikhalkov, Oleg Menshikov, Nadezhda
Mikhalkova, Mikail Efremov, Dmitri Dyuzhev, Vladimir İlyin, Yevgeny Mironov
Rusya,
2010, 157 dakika
3 YILDIZ
9 Ekim 2012 Salı
Sinan Çetin’in ‘Çanakkale Çocukları’ filmine seyirci ilgi göstermedi
Gişede hüsran? Yetmez
ama, evet!
1914 yılında İngiltere
tarafından İstanbul işgal edilmek üzere Çanakkale yarımadasına çıkarma yapılmak
istenmesi üzerine başlayan savaşı haksız bir savaş gibi gösteren Sinan Çetin’in
‘Çanakkale Çocukları’ filmine seyirci ilgi göstermedi. ‘Fetih 1453’ filmiyle
yaklaşık aynı sayıda salonda gösterime giren film bir haftada 100 bin seyirci
bile yakalayamadı. Dağıtım şirketleri, 89 binde kalan filmin, yaptığı kötü
başlangıç nedeniyle önümüzdeki haftalarda da ibreyi değiştirmesinin hayli zor
olduğunu belirtiyor. Öte yandan, filmi bir şekilde izlemiş olanların
yorumlarının da olumsuz olması, seyirciyi filmden uzak tutuyor.
Film gösterime girmeden önce,
kendi çektikleri içerisinde ‘Çanakkale Çocukları’nın en çok izlenen film
olacağını iddia eden yönetmen Sinan Çetin hem iddiayı kaybetti, hem de gişede
büyük bir hüsran yaşadı. Sabah yazarı Mevlüt Tezel, “Sinan Çetin batar mı?”
diye sorarken, kimi çevrelerde ise, Sinan Çetin’in cebinden para bile koymadığı
iddia edilen ‘Çanakkale Çocukları’, elde ettiği gelirle filmin kopya maliyetini
dahi karşılayamıyor.
Son yaptığı iki filmde
de benzer sonuçlar alan Sinan Çetin’in bundan sonra sinemayı bırakıp
bırakmayacağı belirsizliğini koruyor. Bilindiği gibi, yönetmenin 2010 yılında
yaptığı filmi ‘Kağıt’ toplam 8 haftada ancak 24 bin seyirci tarafından izlenmişti.
Bir önceki filmi olan, aslında 2000 yılında çektiği ancak, 2007’e kadar gösterime
sokamadığı ‘Romantik’ de seyirci ve eleştirmenlerde tam bir hayal kırıklığı
yaratmıştı.
Öte yandan, bir de,
uluslar arası film yıldızlarının rol aldığı duyurulan, ancak hala gösterim
tarihi belirsiz ‘Banka’ filmi var. Hepsini bir araya getirince, Sinan Çetin’in
bir sinema yönetmeni olarak performansının son dönemde hayli düştüğü görülüyor.
“İyi film gişe yapan filmdir” sloganını, film öncelikle sanattır diyen
yönetmenlere karşı kullanan Sinan Çetin kendi ilkesinden hareketle, artık kötü
bir yönetmen olduğunu itiraf edecek mi, bilinmiyor.
‘Çanakkale Çocukları’,
işgalcilere karşı savaşan Türk askerinin direnişini “boşuna öldüler”, “hiçbir
kahramanlık hayat kadar değerli olamaz”, “katliam” gibi kavramlarla eleştiriyor.
Türk askeri Çanakkale’de direnmese İstanbul’un da düşeceğini umursamayan Çetin,
filmiyle “sen savaşmazsan barış olur” gibi sloganlarla, özünde ülkeyi tamamen
işgalci emperyalistlere teslim etmenin ideolojisini yayıyor. Aslında, tarihi
bir dekor olarak kullanarak bugünün Türkiye'sine dair teslimiyet yaymaya kalkışan Sinan Çetin
cevabını halktan almış oldu.
2 Ekim 2012 Salı
Sinan Çetin'den mesaj var: Cellatlarınızla sevişiniz!
‘Çanakkale Çocukları’ anti-emperyalist direniş ruhuna saldıran bir filmdir...
Sinan Çetin yeni bir
film yaptı. Ancak, bu kez yıllardır eleştirdiği ne varsa hepsini unuttu ve
gişe, halkın beklentisi, eğlence gibi yücelttiği kavramlara sırtını dönerek bir
“ideoloji filmi” yaptı. Yönetmen,
Çanakkale Savaşı somutundan, savaşın anlamsızlığını anlatmak iddiasında. Ancak,
filmi izleyince, asıl meselenin emperyalizme karşı direniş ruhuyla biçimlenen
uluslaşmada en önemli dönüm noktalarından olan Çanakkale Savaşını hiçleştirmek
olduğunu anlıyoruz.
Filmin konusu kısaca şu:
Aynı annenin ve babanın iki evladı, iki düşman cephede birbirlerine kurşun
sıkıyorlar. Ancak, anne bu duruma tahammül edemeyerek araya giriyor ve
kardeşlerin birbirlerini öldürmelerini önlüyor: “Durun, siz kardeşsiniz!”
İlk duyduğunuzda kulağa
hoş geliyor, diyebilirsiniz. Öyle ya, kim ister kardeşin kardeşi öldürmesini?
Hele ki, bitmeyen bir kardeş kavgasının içerisinde onlarca yıldır çırpınan bir
ülkede yaşayan bizler söz konusu isek! Sinan Çetin’in filmin iptal edilen özel bir
gösterimine giden muhabire “PKK’nın
satın alınarak terörün durdurulabileceği” önerisini niçin yaptığını da
filmi gördükten sonra daha iyi anlamış oluyoruz.
Her şeyi satılmak ve
satın almak üzerine kurgulayan yönetmene sormak gerek: Çanakkale Savaşı’nda
savaş olmasın diye kim kimi satın alacaktı? Herhalde beş parasız Osmanlı İtilaf
Devletleri’ni satın alacak değildi. Osmanlı’nın fiili iktidarı İttihatçılar da
kendilerini satacak değillerdi. O zaman savaş kaçınılmaz oluyor. Kuşkusuz satın
alınmışlar da ziyadesiyle çoktu. Ama bugün kendini satışa çıkaranlarla
yarışamazlardı elbette.
Son yılların en başarısız yönetmeni
Çanakkale gişe de
hüsrana uğrayacak gibi! İki yıl önce çektiği ‘Kağıt’ın yirmi bin gibi son derece marjinal bir seyirci sayısında
kalmış olması, sinemamızın “polemik
yapmayı şehvetle seven” yönetmeni üzerinde yeterince uyandırıcı olmamış
anlaşılan.
Halbuki, geçmişte hararetle
savunduğu “iyi film seyircisi olan
filmdir” düsturuna göre, öncelikle kendisinin “ben nerde yanlış yaptım?” demesi gerekirdi. Ancak, reklamların
vazgeçilmez yönetmeninin ölçüsüz dili böylelikle dönüp kendisini vuruyor. Elbette
ki, Sinan Çetin’in “film öncelikle
sanattır” diyenleri küçümsediği, “gişe
her şeydir” diyerek seyirciyi kutsadığı dönemleri geride bırakması önemli. Önemli
ama, bu kadar aldatıcı bir tema için değil!
Yeteri kadar alay konusu
olan askerlik ve terör konusundaki ‘parlak’
fikirlerini bir yana bırakırsak, Sinan Çetin bu filmiyle de, kendi ülkesine ve
halkının değerlerine yabancılaşma sürecinde epeyi yol kat ettiğini gösteriyor.
Zalimlerden yana bir estetik
Bir yanda, neredeyse
sürreal diyeceğimiz, aşırı sitilize fotoğraflar kan ve şiddete karşı duygusal
tepkimizi yükseltmeye gayret ederken, diğer yandan İngiliz anne Kathy ve
İttihatçı baba Kasım alay ve hiddetle karşılayacağımız repliklerini savurup
duruyorlar.
Ne İngiliz annenin
rüyalarını ve ne de altın madeni işleten babanın asıl 20. Yüzyılın ikinci
yarısından itibaren genel geçer hale gelmiş önyargılarını Çanakkale Savaşı ile
bağlantılı olarak yanlış bir zaman/mekanda üstümüze boca etmesine itiraz
hakkımız var! Çünkü, “ulu yönetmen”
Sinan Çetin böyle buyurmuş! Sinan Çetin’in burada aradığı gerçek, dayatılan ve
Anadolu’nun direndiği gerçek değil. Yönetmen kafasındaki sonuca ulaşmak için
her türlü gerçeği tersyüz etme hakkını kendisinde görebiliyor!
Sinan Çetin, filminde “katliam”, “ölmek kahramanlık değildir”, “sizin
savaşınız”, gibi pek çok kavramla barış çağrısı yapmıyor, tersine;
işgalcilere karşı ulusal direniş ruhuna saldırıyor. Bu anlamda Türkiye’nin
teslim alınması projesine “sanatsal
katkı” yapıyor.
Ezen ve ezilen, sömüren
ve sömürülen, haklı ve haksız, işgal eden ve vatan savunan ayrımı yapmayan
hiçbir barış önermesi içtenlikli değildir. Böyle bir tez sadece mazlumların ve
haksızlığa uğrayanların elini kolunu bağlamaya yarar. Peki, hal böyleyken,
Çanakkale Savaşı’nı bir kardeş kavgası olarak resmetmek hangi vicdana sığar?
Hangi sanat estetiği mazlumların direnişini zalimlerin zulmü ile karıştırmaya
cevaz verir?
İşgal edilmiş yurdunu
emperyalizme karşı savaşarak karış karış kazanıp yeniden kuran Türkiye halkına
yaşadığı acıların nedenlerini sözüm ona “barış”
önermesi ile unutturmaya çalışan Sinan Çetin milletin varoluş damarlarından en
önemlisine “bağımsızlık için savaş”
ruhuna saldırıyor.
Film gerçeklik duygusu yaratamıyor
Sanat, olmayanı veya
olması gerekeni de hayal etmektir, aynı zamanda. Sanatta gerçeklik,
yaratıcısının ikna yeteneği ile sınırlıdır. Tam da bu nedenle, Sinan Çetin
yaptığının kendi ülkesinin gerçeğine ne kadar zıt, hatta toplumun önemli bir
kesiminin tek tek kişisel aile tarihine de ne denli hakaret olduğunu anlamak
zorundadır. Galada pek çok izleyicinin “yok
artık!” diyerek ve alaycı tepkilerde izlediği ‘Çanakkale Çocukları’, kostümüyle, dekoruyla, oyunculuğu ile, ama
her şeyden önce, senaryosu ile bizi ana teması “barış” konusunda ikna edemiyor. Etmesi de imkansız, çünkü Sinan
Çetin ortaya attığı ve ülke gerçeklerine taban tabana zıt kocaman yalana ikna
olmamız için çırpınıyor.
Dünyanın efendiliği uğruna
ve o güne dek kurulmuş en büyük donanmayla Çanakkale’ye yüklenen İngilizler
önderliğindeki İtilaf donanmasının, deniz ve sonra da kara savaşlarındaki
saldırılarında ölenler belki de dünyanın en masum, en günahsız şehitleridir. Ülkelerini
yağmaya gelen işgalcilere geçit vermemek dışında hiçbir düşmanlık eylemleri
olmamıştır. O kadar ki, İngilizlerin Çanakkale’yi aşamayacağı belli olduğunda
dahi, aylarca mevzilerinden çıkmadan, İngiliz işgalcilerin çekip gitmesini
beklemişlerdir.
Sinan Çetin kendi
sanatını ortaya çıkarırken, bu kez de gerçek hayatla bağlantılı olaylarda
göstermesi zorunlu özeni bir kenara bırakıyor. Çanakkale savaşı gibi, bu milletin
namusu sayılacak bir direniş destanına hoyratça yaklaşımı kendi ekibinde bile
haklı olarak tepkilere neden oluyor.
Oktay Kaynarca: “Çanakkale savaşı ulusumuzun özgürlük
savaşıdır”
Nitekim, filmin
oyuncularından Oktay Kaynarca da, galada film ile kendi dünyası arasına net bir
çizgi çekti: “Filmin katılmadığım yanları
var, ama öncelikle film Sinan Çetin’in bir masalı.” Kaynarca için bu
açıklama yeterli olmamış ki, daha sonra tekrar mikrofonu alarak katılmadığı
noktayı açıkladı: “Çanakkale savaşı
ulusumuzun özgürlük savaşıdır. Bu savaş hakkında çok dikkatli konuşmalıyız.
Filmin bu noktada büyük tepki/eleştiri alacağını düşünüyorum.”
Sinan Çetin de bu
filmiyle, zalimlerin ateşine odun taşıma görevini üstlenmiş durumda. Bu
mantıkla dünyaya kan ağlatmış Hitler’in ordularına, Kore’den Irak’a mazlum kanı
akıtmaya doyamayan ABD askerlerine de “kardeşlik”
vasfı yükleyebilirsiniz.
Bu bir sanat olayı
değil, ideolojik saldırı filmidir. ‘Çanakkale
Çocukları’ barışın filmi değil, tersine saldırgan bir filmdir. Ulusumuzun
direniş kültürüne, işgalcilere karşı yurt savunması tarihimize ve ayakta kalma
ruhumuza saldırı filmidir, ‘Çanakkale
Çocukları’.
Çanakkale Çocukları
Yönetmen ve Senarist: Sinan Çetin
Görüntü Yönetmeni: Sercan Sert
Müzik: Fırat Yükselir
Oyuncular: Haluk Bilginer, Oktay Kaynarca, Yavuz Bingöl, Wilma Elles,
Demir Demirkan, Rebekka Haas
Türkiye, 2012, 103 dakika
YILDIZ MI? NE YILDIZ’I!
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)










