28 Nisan 2012 Cumartesi

Babycall, Sadece Gerilim Değil



Tüm dünyada ilgi uyandıran Ejderha Dövmeli Kız’ın baş oyuncusu olarak izlediğimiz Noomi Rapace’in farklı bir oyunculuk ile karşımıza çıktığı “Ölümün Sesi” (Babycall) Anna ve sekiz yaşındaki oğlunun taşınmaları ertesinde apartman çevresinde yaşadıklarının hikayesi üzerine kurulu bir film. Her ne kadar, dağıtıcı firma “korku-gerilim” filmi olarak sunsa da, “Ölümün Sesi”nin Avrupa’nın kuzeyinden yükselen pedagojik bir çığlık olduğunu da eklemeliyiz.

Anna eski kocasının taşındıkları yeri bulacağından ve oğlu Anders’e şiddet uygulayacağından duyduğu korkuyu aşırı duyarlık ile paranoya arasında dışa vurmaktadır. Oğlunu kendi yatağında yatması gerektiğine ancak Sosyal Daire memurlarının yarı tehditleri sonucu razı olur.


Bu kez de, bebek telsizini oğlunun odasına yerleştirerek, kendince güvenlik önlemi almıştır. Ardından, bebek telsizinden duyduğu çığlıklar Anna’nın davranışlarının daha da garip bir hal almasına yol açacaktır. Çünkü, Anna gördüğüne inandığı bir çocuk cinayeti ile bu çığlıklar arasında bir ilişki kurmaktadır. Sosyal Daire’den memurların filmin başında Anna’ya burada artık her şeyin farklı olması gerektiğini uyarmalarını ancak filmin en sonunda anlayacağız.

Çocukları korumak
70’li yılların sonuna gelindiğinde “Batı Dünyası”nda tüm toplumun en önemli sorunları arasına aile içi şiddet ve istismar girmişti. 80 ve 90’lar bu “mesele”nin paranoya derecesine sıçradığı yıllardı. Kendi çocuğuna dahi “fazla yakınlık göstermek” suç sayılmaya başlanmıştı. Eşlerin anlaşmazlıkları, komşu kavgaları vs. çocuğa şiddet ve istismar suçlamasıyla destekleniyordu.

Bu durumun yarattığı toplumsal travmanın sonucu olarak, toplumsal örgütlenmenin temel çekirdeği aile yıkılırken, bireyin daha da yalnızlaştırıldığı yaban bir topluluk yaratılmış oldu. Dikkat edilirse, 20. Yüzyılın sonundan itibaren, Batı filmlerinde resmedilen birey, tüm toplumsal bağlarından “kurtarılmış” bir kişilik olarak karşımıza çıkar.

Yeni pedagojik konsept: Daha fazla sevgi
Son yıllarda pedagoji ve psikoloji başta olmak üzere Avrupa’nın akademik çevrelerinde, toplumun daha fazla yalnızlaşmasına neden olan bu paranoyak davranışın aile ve toplum içinde çocuğa yönelik şiddeti ve istismarı da önleyemediği ama öte yandan toplumsal yaşamı örseleyen büyük yaralar açtığı yönünde görüşler yüksek sesle dile getirilmeye başlandı.

Artık tersine, çocuğu koruyacak en önemli gücün çocuğa gösterilecek sevgi olduğu, aile içinde ve toplumda çocukla daha fazla “temas” sağlayacak etkinliklere ağırlık verilmesi gerektiği öneriliyor. Fiziksel temas ise, insan sevgisinin en önemli ifade aracı oluyor.

İşte, “Ölümün Sesi” (Babycall), Norveç örneğinde, bir annenin paranoyak sanrılarının üzerine ışık tutan ve izleyiciyi sorgulamaya davet eden bir film. Toplumdan kaçırdığı oğlunu sonunda kendisi ile beraber intihara götürürken Anna’nın verdiği mesaj, izleyiciyi toplumsal ilişkilerin “sıcaklığı” ile çocuklara yönelik şiddet ve istismarın bağlarını tekrar sorgulamak olmaktadır.

Uzunca bir süredir, Avrupa’nın “sosyal sorumluluk” içeren filmlerinin Norveç’ten gelmesi, Kuzey Avrupa’da yeni bir sinemanın filizlendiğine dair tahminlerimizi destekliyor. Nitekim, İstanbul Film Festivali’nin yarışma bölümünde gösterilen “Oslo, 21 Ağustos” filmi de aynı kategoride değerlendirmek gereken bir filmdi.

Ölümün Sesi / Babycall
Yönetmen ve Senaryo: Pål Sletaune
Görüntü Yönetmeni: John Andreas Andersen
Müzik: Fernando Velazquez
Oyuncular: Noomi Rapace, Kristoffer Joner, Vetle Qvenild Werring, Stig R. Amdam
Norveç, 2011, 96 dakika

(27 Nisan 2012, Aydınlık gazetesi)

25 Nisan 2012 Çarşamba

Davutpaşa'nın Külleri tütüyor hala



TMMOB Mimarlar Odası Belgesel Sinema Kulübü tarafından, Karaköy'deki Kemankeş caddesinde bulunan merkezinde, Orhan Şahinler Sinema Salonu’nda  27 Nisan 2012 günü, saat 18:30′da Ayten Başer tarafından yönetilen "Davutpaşa’nın Külleri" adlı belgeselin gösterimi yapılacak. Gösterimin sonunda yönetmen ve ailelerin katılımıyla bir söyleşi de gerçekleştirilecek.

31 Ocak 2008 tarihinde Zeytinburnu Davutpaşa Emek İş Hanı’nda bulunan maytap atölyesinde meydana gelen patlama “birilerinin” düğünlerini, şenliklerini eğlenceye dönüştüren maytapların, “diğerlerinin” yaşamını nasıl kedere dönüştürebildiğini ortaya çıkarmıştı. Patlamada 21 işçi ölmüş, 117 kişi yaralanmıştı.


“Bu bir kaza değil, bir cinayet” diyen aileler sorumluların yargılanması için bir araya gelerek seslerini duyurmaya, sorunlarını çözmeye, yaralarını onarmaya çalışmışlardı. Bu süreçte yakınlarını yitirenler, adalet mücadelesi vererek bir yandan kaybettikleri için son görevlerini yerine getirirken bir yandan da süreç içinde haklarını öğrenmiş, işçi haklarına hassasiyetler geliştirmiş, değişmiş, dönüşmüş ve “Davutpaşalı Aileler” adında büyük bir ailenin içinde bulmuştu kendilerini. Kamuoyunun gündemine de “Davutpaşalı Aileler” olarak girmişlerdi.

16 Nisan 2012 Pazartesi

Tarık Akan’a Saldırmanın Dayanılmaz Cazibesi

Gazetecilik yüksek ahlak ve fazilet gerektiren mesleklerdendir. Bazı büyüklerimizin gazeteciliği “kutsal” meslekler arasında saymasında bu erdemler rol oynamıştır. Gazetecilik, namusu ve şerefiyle hayatını sürdürmekten başka bir gayesi olmayan büyük çoğunluktan daha fazla gayret ister, ahlak ve fazilet alanlarında. Ancak, bir süredir, hatta adını doğru koyalım, AKP iktidarından bu yana, bazı gazetecilerimiz için ahlak ve fazilet yoksunluğu neredeyse rütbeye dönüşüyor.

Kamuoyunun yönlendirilmesi amacıyla herhangi bir operasyon mu planlanmış? En ön safta bu gazetecileri görüyoruz. Toplumun çeşitli yalanlarla yönlendirilmesi mi gerekiyor? Bir bakıyoruz ki, bu gazeteci güruhu “ekmek mushaf çarpsın ki” teraneleriyle büyük güçlerin emrine girmiş.

Zaman gazetesinin “baş muharrir” sıfatıyla yazarı Ekrem Dumanlı’nın Tarık Akan’a salvolarını okudukça, aklıma “bu tür” gazeteciler geliyor!

Antalya’da Altın Portakal Film Festivali’nde pek çok ünlü sanatçımız, Türkiye’nin bugünkü halinden şikayetçi oldu ya, Ekrem Dumanlı, durumdan vazife çıkarmış ve yapılan açıklamaların aslında “reklam amaçlı” olduğundan girip, Tarık Akan’ın Bakırköy’de “Taş Mektep” ismiyle bilinen binayı Hrant Dink’in elinden Dündar Kılıç’ın zoruyla aldığı iddiasından çıkmış. Üstelik de, Akan binanın sahibi olan bir rum vakfıyla da mahkemelikmiş, önce Zaman’ın bir ekinde yayınlanan ve sonrasında Dumanlı’nın dillendirdiği iddialara inanırsak.

Biz, Ekrem Dumanlı’nın iktidara yönelik eleştiri duyduğunda gösterdiği “hassasiyeti” biliyoruz. O nedenle, festivalde olanların kendisini “sinirlendirmesini” anlayabiliyoruz. Sevgili Tarık Akan da, kendisine atılan bu iftiralara önce gülüp geçti. Cevap vermeye tenezzül bile etmedi. Sonra, Ekrem Dumanlı kendi gazetesinin yayınını tekrarlayınca, Hürriyet gazetesi yerinde araştırma yaparak, iddiaların asılsız olduğunu ortaya çıkardı. Ancak, Ekrem Dumanlı durur mu? Tarık Akan’ın hedef tahtasına oturtulacağı, kirli bir sürecin başlamakta olduğu “havadaki sinir katsayısı”ndan anlaşılabiliyor!

Hrant Dink’in kardeşi olayın Ekrem Dumanlı’nın iddia ettiği gibi gerçekleşmediğini açıklamış, ne gam! Binanın sahibi olan rum vakfı, Tarık Akan’la hiçbir konuda mahkemelik değiliz demiş, kimin umurunda!  Vakıf ile Akan arasındaki ilişkileri kuran ve bir dönem ortağı da olan kişinin de adı Dündar’mış, Dumanlı’nın bunlarla ilgilenmeye vakti yok!

Ama, bir şeye vakti de var, entelektüel zekası da! Tehdit! Bakın Dumanlı, saldırmanın karşı konulmaz hazzını nasıl yaşıyor, 25 Ekim 2011 tarihli gazetesindeki köşesinde: “Çok yakında sürpriz bir tanık her şeyi anlatacak. Gerçekler daha net görülecek...

Neymiş, efendim? Sürpriz tanık!

Sana karşı bir “sürpriz tanık” bulurum, ananı bellerim!

İşte, güce tapan gazeteciliğin geldiği nokta budur! Daha, kısa süre öncesine kadar, “sürpriz tanık”ları emniyet buluyordu. Ancak, islamcı entelektüellerin tartışmasını çok sevdikleri, “bireysel hukuk”, bu olsa gerek! Sürpriz tanığını kendin bul! Dumanlı’nın gazetecilik yapmadığı, sürpriz tanığı buluşundan belli.

Biz kıyısından da olsa, bu “sürpriz tanık” olayına aşinayız. Birisi, kendi öz kız kardeşini pazarlıyordu. Bir diğeri de, deniz subaylarının giydiği üniformayı dahi bilmiyordu. O noktayı “atlamışlardı” anlaşılan.

Peki, Tarık Akan’a karşı bulunacak sürpriz tanık ne anlatacak, acaba? Mesela, Müjde Ar’ın söylediği, “biz aslında sahici öpüşüyorduk” iddiasının gerçeğini açıklayabilir mi? Ya da, Taş Mektep’deki öğrencilere aslında kopya çekmeye izin ve hatta teşvik verildiğini? Bence, en önemli ve herkesin beklediği ifşaat şu olabilir: “O aslında Tarık Akan değil”.

Düzenin kendisine biçtiği rolü reddederek, sanatın yakışıklılık ile değil alın teri ile üretilen bir emek olduğunu ve halkına karşı sorumlu olduğunu kavrayarak, o zaten bir halk kahramanı olmuştu. Biz, gönüllerimizde Tarık Akan’a öyle büyük bir yer açtık ki, Ekrem Dumanlı o yerin gölgesinden bile geçemez. O nedenle, Dumanlı’ya tavsiyem, tetikçiliği bıraksın, gazetecilik yapsın. Tabii, eğer becerebiliyorsa!

Yılmaz Güney: gerçekçilik, sosyalizm, devrimcilik


Sinemada ilk oyunculuk yapmasının (Bu Vatanın Çocukları, 1959) üzerinden 52 yıl, ölümünün üzerinden 27 yıl geçmiş olsa da, Yılmaz Güney en canlı haliyle sinemamızın gündemindeki yerini koruyor. Çünkü, Yılmaz Güney sinemamızın en orijinal figürlerinden birisidir.

Yılmaz Güney’in, 1959 yılından itibaren senaryosunu yazdığı, yönettiği ve oynadığı filmlerde olayın kahramanları gerçek hayattan alınmadır. Kahramanların ortaya koydukları duygular, verdikleri tepkiler gerçektir. Ekmeği yerken de, yürürken de, konuşurken de, dövüşürken de gerçek hayattan kopmayan karakterler Anadolu insanına beyaz perdede kendisini ve kendi kaderini izleme şansı yaratmıştır.

Öte yandan, Yılmaz Güney’in elde ettiği başarı, sinemamızın geleceğini tayin edici seviyede belirlemiştir. Melodramların sunduğu sahte dünyaların sahte hayallerinden büyük kopuş Yılmaz Güney’le gerçekleşmiştir. Bugün senaristler ve yönetmenler, sinemada şansı kesinlikle kalmayan sahte melodramların uyarlandığı televizyon dizilerinde dahi, gerçek hayata en yakın kahramanları ve olayları yansıtmaya çabalıyorlarsa, bunda Yılmaz Güney’in etkisi yadsınamaz.

Sinemamıza yön verenler, kapitalist dünya sinemalarıyla aynı kaygılarla hareket ederek, konularını ve baş rol oyuncularını toplumun hayal dünyasından devşirirken, Yılmaz Güney sinemamıza kendi kimliğini kazandıran en önemli sinema emekçilerinden birisi olmuştur.

Yılmaz Güney, yarattığı gerçek hayattan karakterlerle James Dean, John Wayne özentili erkek kahramanlar egemenliğine son vermiştir. Yılmaz Güney ve 70’li yıllarda sinemamızda söz sahibi olan asistanları ile birlikte artık bir daha geriye dönülemeyecek bir şekilde, sahte hayatların sunulduğu melodramların egemenliğine son verilmiştir.

Sinemamızın kendi ayakları üstünde durmasına bu kadar büyük katkısı olan bir kişiliği toplumun unutmaması ve gönlünde yaşatması da oldukça olağan bir durumdur.

YILMAZ GÜNEY’İN MİRASÇISI OLMAK?

Magazin servisleri için “köpürtülen” konulardan birisi de “Yılmaz Güney’in mirasçısı kim?” sorusudur.  Ancak daha önce sorulması gereken, Yılmaz Güney’in mirasçısı olmak ne demektir? Biz sıralayalım:

1-     Yılmaz Güney, 60’lı yılların başından itibaren, “küçük insanların kahramanı”dır. Küçük insanların kahramanı olmak, olağanüstü güçlerle zaferler kazanmak değil, yenilgiyi de yaşayabilen bir sinema figürü olmayı peşinen kabul etmek demektir.
2-     Yılmaz Güney, hayatı sosyalist bir yorumla kavramaktadır. Hem de, sosyalist geleneğin özgürlükçü bir yorumuyla! Çünkü, Yılmaz Güney, o dönemde Doğu Bloku ülkelerindeki totaliter yapıyı da yoğun olarak eleştirmiştir.
3-     Yılmaz Güney sadece filmlerindeki kahramanları üzerinden değil, kendi hayatı ile de başeğmez bir muhalif olduğunu göstermiştir. Hiçbir zaman, statükoyu gözetmek gibi bir kaygısı olmamış, sanatının ve düşüncelerinin bürokrasi/burjuvazinin kaygıları üzerinden baskı altına alınmasına da izin vermemiştir.

İşte, Yılmaz Güney’i Yılmaz Güney yapan özellikler bunlardır: gerçekçilik, sosyalizm ve devrimcilik. Ölümünün üzerinden 27 yıl geçmiş olsa da sanat hayatımızın içerisinde son derece belirleyici bir yeri olmasının nedeni sanatçının bu özellikleri ve bu özelliklerinden taviz vermeden seçtiği yaşam biçimidir. Yılmaz Güney’i büyük yapan budur.

Siz olsanız, “Yılmaz Güney’in mirasçısı olmak” tartışmasından söz edildiğinde ilk olarak, adayın bu özelliklere haiz olup olmadığına bakmaz mısınız?

Medyanın Yılmaz Güney’in özellikleri üzerinden bir kimlik tartışması sürdürmek yerine, yaratılmak istenen fotoğrafa yoğunlaşmış olması acıdır. Çünkü böylece, aynen Che Guevara’ya yapıldığı gibi, Yılmaz Güney’in de, kapitalist sistem içerisinde bir fotoğraf metasına dönüştürülmek istendiğini üzülerek görüyoruz.

Ancak, Yılmaz Güney’in mirasçısı sıfatı üzerinden kendine toplumda yer kapmaya çalışanların hiçbiri şimdi hatırlanmazken, Yılmaz Güney en canlı haliyle sinemamızın ve kültürümüzün baş köşesindeki yerini koruyor. 

Spielberg’den savaş karşıtı bir epik destan: ‘Savaş Atı’


Dünyanın en çok alkışlanan, ödül kazanan ve kazançlı filmlerine imza atarak, tekrarlanması neredeyse imkansız başarılara imza atmış olan, yönetmen Steven Spielberg, bu kez Savaş Atı filmini seyircilerin beğenisine sunuyor. 

Hikaye, çocuklara ve gençlere yönelik eserleri ile tanınan Michael Marpurgo’nun kendi çocukluk dönemlerinde yaşadığı Devon kasabasında geçiyor. 12 yaşındaki Albert’in ona verdiği isimle ‘Joey’ aslında çiftçilerin aradığı özellikler olan geniş baldırlar, kısa boyun ve büyük toynaklara sahip bir at değildir. Ama babası Ted Narracott tüm varlığını Joey’e yatırmaktan çekinmez.

Hem Narracott ailesinin ve hem de Joey’in kaderini belirleyecek gelişmeler böylece başlar. Birinci Dünya Savaşı başlar ve atın parasını ödeyemeyen Ted onu orduya satarak borcunu denkleştirir. Böylece, Avrupa’nın ‘düşman’ ulusları arasında savaşın gidişatına göre hizmet eden Joey, sonunda savaşlar üstü ulusların dostluğunun simgesine dönüşür.

Sinema tarihine unutulmaz bir sahne
Savaş sahnelerinde sinema tarihine unutulmaz resimler ve imgeler kazandırmış olan Steven Spielberg, Batı Cephesi’nde siperlerin arasında kalan ve İngiliz ve Alman askerlerin ortak çabasıyla tutsak alındığı dikenli tellerden kurtarılan Joey’in şahsında büyük bir barış çağrısına imza atıyor. Joey’in siperler arasında çaresizlik içerisinde koşturması ve sonunda dikenli teller dolanarak hareket kabiliyetini tamamen yitirmesinin anlatıldığı sahneler sinema tarihinin unutulmaz sahneleri olarak şimdiden kayda geçecek.

Londra’da eseri tiyatro oyunu olarak izleyen Spielberg filmi de yapmaya karar veriyor: Bana göre ‘Savaş Atı’ savaş zamanı bir çocuğun atını bulmak için yaptığı fedakarlıklarla atın tarihin bu karanlık döneminde hayatta kalmaya çalışarak yaptığı fedakarlıklar hakkında zamansız bir hikayedir. Kaderleri başından sonuna kadar iç içe geçmiş.” Spielberg haklıdır. Bir edebiyat eseri olarak ‘Savaş Atı’, savaşan taraflara hizmet eden bir atın nasıl da savaşın mağduru olarak savaşın anlamsızlığını sembolize eden özneye dönüşebileceğini anlatıyor.

Amerikan tarzı ile İngiliz hikayesi anlatmak
Steven Spielberg İngiliz kırsalında başlayan bir hikayeyi evrensel bir esere dönüştürmüş. Kuşkusuz, kendi tarzı ile. Panoramik kırsal resimleri, dinamik kurgu ile kurşunlanma hikayeleri anlatmak, “Amerikan” tarzı gürupta güneşin batışında ekinlerin kızıla boyanması gibi “tanıdık” resimler pek çok kez filmin bir İngiliz hikayesi anlattığını unutturuyor.

Ancak, babasının Güney Afrika’da gösterdiği “yararlıklar” nedeniyle aldığı sancağı atı Joey’e veren Albert savaş sonrasında babasının sancağını Fransız köylüden aldığında sadece atına tekrar kavuşmuş olmaz, aynı zamanda Amerikan tarzıyla İngiliz vatanseverliğini simgeler. ABD’nin küresel ölçekte süper güç vasıflarını yitirme dönemine girdiğinin sıklıkla tartışıldığını göz önüne alınca, Spielberg de, İngiliz hayalperestlerinin tekrar dünya devleti olma ihtimali üzerine gördükleri düşlere yardımcı olmak mı istemiş, diye sormadan edemedim.

Savaş Atı (War Horse)
Yönetmen: Steven Spielberg
Senaryo: (Michael Morpugo’nun romanından ve Nick Stafford’ın tiyatro oyunundan uyarlayan) Lee Hall ve Richard Curtis
Görüntü Yönetmeni: Janusz Kaminski
Müzik: John Williams
Oyuncular: Emily Watson, David Thewlis, Peter Mullan, Niels Arestrup, Tom Hiddleston, Jerem Irvine, Benedict Cumberbatch, Toby Kebbell
ABD, 2012, 146 dakika

14 Nisan 2012 Cumartesi

Türk yönetmene Hindistan’dan ödül


Mahatma Fule Yetenek Araştırma Akademisi MFTRA, seçim komitesi her yıl 3. Dünya ülkelerinden bilim ve sanat insanlarının hizmet ve başarılarını tanımak ve onlara yeni  fırsatlar verilmesini sağlamak amacıyla verdiği ödülü bu yıl senarist  ve yönetmen Dr. Kemal Yıldırım’a verdi. 10 Nisan’da takdim edilen ödül, Yıldırım’ın yaptığı „Afekouh“ adlı film için „sinema başarı ödülü“ olarak açıklandı.

Afekouh“ Fas Kraliyet Sarayı’nda çalışan bir memurun 13 yaşındaki kızının gözünden, Batı Sahra’da 70’li yıllarda verilen özgürlük mücadelesini anlatıyor. Arap-İsrail savaşının başladığı 1973 yılında bir aile dramı ekseninde emperyalizme karşı direnişin hikayesini çektiğini belirten Yıldırım filminin Türkiye’de gösterim tarihinin daha belli olmadığını söyledi.

Film gibi bir film: “Film”


Geçen yılki film festivalinin en beğenilen filmlerinden birisi olan “Film” gösterime giriyor. “Film” bu arada, 8. Atlanta Underground Film Festivali’nde ‘En İyi Yabancı Film’ ödülünü aldı. “Film”in uluslar arası sinema festivallerinden toplayacağı ödülleri duymaya devam edeceğiz.

Bir pisikopatla bir yönetmen adayının arzularının sınır tanımaması üzerinden yaşadıkları ve çevrelerine yaşattıkları şiddetin hikayesi olan “Film” finale kadar izleyiciyi koltuğa yapıştıran ender yerli sinema örneklerinden birisi. Yaratılan karakterlerin sıra dışılığı yanında kullanılan kamera vs. tekniklerin de “Film”i farklı kıldığını belirtmek gerekiyor.

Özgünlüğü, dinamizmi ve heyecanı ile sinemaya dair inancı pekiştiren “Film”i özellikle tavsiye ettiğimi belirtmek isterim.

Film
Yönetmen ve senaryo: Kerem Topuz
Görüntü Yönetmeni: Onur Ercoşkun
Oyuncular: Öznur Kula, Özgür Emre Yıldırım, İlker Savaşkurt, Cumali Karakaya,
Türkiye, 2012, 82 dakika